Türkiye’de gıda güvenliği, ata tohumlarının korunması, hibrit yağlar, gizli tehlike emülgatörler ve nişasta bazlı şekerlerin insan sağlığı üzerindeki yıkıcı etkilerinin masaya yatırıldığı bu derinlikli söyleşide, Maranki çarpıcı uyarılarda ve çözüm önerilerinde bulundu.

Şeref Özata: Türkiye’de gıda güvenliği konusunda sorular sormak istiyorum size. Türkiye’de gıda güvenliği konusunda nerelerdeyiz? Sanal marketlerden, pazarlardan her taraftan inanılmaz bir pompalama var. Ama bunun insan sağlığıyla ilgisi ya da güvenilir gıda olup olmadığına baktığımızda cevap alamıyoruz. Gıda egemenliği kimin elinde?

Ahmet Maranki: Çok doğru bir noktaya parmak bastınız Şeref Bey. Dünyada küresel güçlerin başlattığı bir çalışma var. Henry Kissinger’ın ünlü bir sözüyle başlayalım: "Petrolü kontrol eden devletleri kontrol eder, gıdayı kontrol eden ise insanları kontrol eder." Hakikaten bugüne kadar gördüğümüz kadarıyla bu planı gerçekleştirdiler. Şu anda Sayın Cumhurbaşkanımızın da çok önemli bir sözü var; "Gıda güvenliği ülke güvenliği kadar önemlidir" diyor. Neden? Çünkü şu anda dünyada büyük bir gıda güvensizliği var. Bugün hastanelerin sayıları her ay, her yıl katlanarak artıyorsa burada bir problem var demektir. 1970’li yıllarda İstanbul’da sadece 5 tane hastane vardı; Şişli Etfal, Vakıf Gureba, Çapa, Cerrahpaşa ve Kadıköy’de bir yer vardı. Bugün özelleriyle beraber İstanbul’da 300’ün üzerinde hastane var ama yine de yeterli olmuyor. İşte bunun temel sebebi güvensiz gıdalardır.

Şeref Özata: Nedir bu güvensiz gıdalar, bizi nasıl etkiliyorlar?

Ahmet Maranki: Birincisi katkı maddeleri, yani emülgatör dediğimiz "E" kodlu maddelerdir. Piyada şu an yaklaşık 1500 adet katkı maddesi var ve bunların %80’i zararlı kimyasallardan oluşuyor. Ne yazık ki inanç yönünden bakanlar için de domuz türevli karışımlar içeriyorlar, bu da helal-haram noktasında ayrı bir güvensizlik yaratıyor. Bu maddeler gıdaların raf ömrünü uzatıyor, çeşni, tat ve koku veriyor, yumuşak tutuyor ama bir bedeli var; karaciğerimizi ve böbreklerimizi bozuyor. İkincisi ise Çin tuzu dediğimiz monosodyum glutamattır. Anneler evde köfte yapıyor ama çocuk yemiyor. Niye? Çünkü o fastfoodlarda Çin tuzunu alan çocukta bu madde bir uyuşturucu gibi bağımlılık yapıyor ve çocuk evdeki doğal yemeği beğenmiyor.

Üçüncü büyük tehlike ise süttür. İnekler ve danalar bile hayatlarının sadece belli bir döneminde süt emerken, insanlara sürekli süt pompalanıyor. Profesör Doktor Ahmet Aydın’ın da belirttiği gibi süt mukustur. Biz sütü doğrudan içmek yerine Allah’ın yarattığı o sütten ev yoğurdu, kefir ve peynir yapıp tüketmeliyiz. Bilinenin aksine günde 50 gram geleneksel tereyağı yemek insanlığın kurtuluşuna vesiledir, çünkü bunlar bizim beyin kodlarımızda olan gıdalardır.

BMC Genel Müdürü Murat Yalçıntaş Ekovitrin'e konuştu: Altay Tankı bizim kızılelmamız
BMC Genel Müdürü Murat Yalçıntaş Ekovitrin'e konuştu: Altay Tankı bizim kızılelmamız
İçeriği Görüntüle

Şeref Özata: Tahıllar ve diğer temel gıda ürünlerindeki dönüşüm hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ahmet Maranki: Küresel güçlerin ikinci büyük hedefi tahılı bozmaktı; "Harsı (tarımı) bozup nesli bozacağım" dediler ve yaptılar. Anadolu’da DNA’sı 14 kromozom olan atalık Karakılçık ve Siyez gibi buğdaylarımızın genetiği bugün çaprazlanarak 48 kromozoma kadar çıkarıldı. Protein değerleri farklılaştı. Nuh’un gemisinden çıkan o orijinal gıdaları beynimiz tanımadığı için bedenimiz buna hastalıklarla tepki gösteriyor. Bugün en büyük problem bağırsak emilim problemidir; herkeste bir kabızlık ve çölyak var. Bunun sebebi genetiği değişmiş gıdalardaki yüksek glutendir. Gluten, Latince "glu" yani tutkal demektir. Bağırsağı yapıştırıyor ve kilitliyor. Esas beyin bağırsaktır; yediklerimiz bağırsakta özümlenip karaciğere gider. Karaciğeriniz bloke edilirse yüzünüz gülmez.

Aynı şekilde rafine tuzlar da büyük bir oyun. Doğal bir tuzda 84 mineral vardır ve bizim kültürümüzde ekmekle tuz ikram edilir. Ancak tuzu rafine edip 83 mineralini atıyorlar, geriye sadece sodyum klorür kalıyor. İnsanlar iyot, selenyum, demir, kalsiyum ve çinkoyu nereden alacak? Eskiden kaya tuzundan alıyorlardı. Bizim rafine tuz yerine kristalize olmuş kaya tuzlarını kullanmamız gıda güvenliğini artırır. Yağlar konusunda da kanola, mısır özü ve ayçiçeği gibi hibrit edilmiş, ısıl işlem görmüş rafine yağlar yerine sızma zeytinyağı ve tereyağı tüketmeliyiz. Marketlerde satılan bembeyaz tavuklar da ayrı bir sorun. Doğal tavuk kıpkırmızı olur. Bir salatalık bile 6 ayda yetişirken tavuk nasıl 40 günde yetişir? Bunlara verilen hormonlar ve antibiyotikler, özellikle erkek çocuklarda östrojen dengesini bozuyor, göğüs büyümelerine yol açıyor ve doğurganlık oranını düşürüyor.

Şeref Özata: GDO’lu ürünlere karşı bir süre önce bir savaş başlatmıştınız, bu mücadeleden bir sonuç alabildiniz mi?

Ahmet Maranki: Konuşmak yetmiyor Şeref Bey, üretmek lazım. Ben bir devlet değilim, duyarlı bir yurttaşım ve yurttaşlık vazifemi yapıyorum. Dönemin Kastamonu Valisi Şehmuz Günaydın, Ticaret Odamız ve Ziraat Odamızla birlikte hareket ederek DNA’sı 14 olan atalık Siyez buğdayını 5 bin ton geliştirdik, çiftçilerimize dağıttık ve Kastamonu adına tescilledik. Hatta bu tohumu 11 yıl önce Amerika Nuh Tatları Presidyumu’na göndererek dünyada geni değişmeyen 10 gıdadan biri olarak tescillettim. Kastamonu Devrekani’de fabrikalarımızı kurduk; Siyez’den yapılmış tarhanamızı, ekmeğimizi, bulgurumuzu ve çocuklarımız için özel sağlıklı atıştırmalıklarımızı ürettik. Lafla değil, fiilen mücadele ediyoruz.

Şeref Özata: Çiftçileri organize ettiğinizi biliyoruz. Sağlıklı ürün alabilmek için ne kadarlık bir çiftçi ailesine ulaştınız? Sizin için kaç aile özel üretim yapıyor?

Ahmet Maranki: Kimyasal zehir olan pestisiler şu an insan neslini yok ediyor. Meyve ve sebzelerdeki bu zehir miktarı bazen mevzuatta izin verilenin 50 katı fazla çıkıyor ve bunun kontrolü mevcut sistemde mümkün olmuyor. Biz de buna karşılık bir çözüm ürettik. Batı Karadeniz bölgesindeki dürüst, vatanperver çiftçilerimize ata tohumlarımızı, yerli meyve fidanlarımızı verdik ve onlarla alım garantili sözleşme yaptık. 14 yıl önce İstanbul’da organik geleneksel İnebolu pazarını kurduk. Şu an Sinop, Devrekani, Tosya, Çatalzeytin, Bozkurt, İnebolu ve Bartın Melen bölgesinde 300’e yakın sözleşmeli çiftçimiz var. Yaz-kış 12 ay boyunca araçlarımız perşembe gününden ürünleri topluyor, cuma ve cumartesi günleri İnebolu pazarında insanlığın hizmetine sunuyoruz.

Marketlerde devasa boyutta ıspanaklar satılırken, bizim pazarımızda küçücük kuzu ıspanaklar, yerli pırasalar, manda yoğurdu, köy horozları ve doğada kendiliğinden yetişen kırlangıç otu, ıspıt gibi şifalı bitkiler yer alıyor. İnsanı bir kez, iki kez aldatırsınız ama üçüncüde aldanmaz. Bu pazar tam 17 yıldır burada başarıyla ayakta duruyor; insanlar Çatalca’dan, Silivri’den, Yalova’dan arabalarıyla gelip alışveriş yapıyorlar. Biz bunu başardık ve ahirette bizi kurtaracak bir eser bıraktık.

Şeref Özata: Tarım Bakanlığı’nın çiftçilere desteğini yeterli görüyor musunuz? (Kozmik Yaşam Merkezi'ndeki üretim faaliyetlerinizden de bahseder misiniz?)

Ahmet Maranki: Sizinle 50 yıllık İstanbul Üniversitesi Siyaset Kürsüsü’nden, master ve doktora yıllarından beri beraberiz, ilim yaptık ve birbirimizi iyi tanıyoruz, o yüzden rahat konuşuyorum. İstanbul Topkapı’daki Kozmik Yaşam Merkezi’nde 17 senedir hizmet veriyoruz. Biz bu işe önce kendimiz sağlıklı yaşayalım diye dört ürünle başladık. İneklerin neden hastalanmadığını araştırdık, yonca yediklerini gördük ve Alfa Alfa dağ yoncasını araştırıp tabletini yaptık. İlk defa Avrupa Birliği Gıda Kodeksine uygun şekilde Tarım ve Sağlık Bakanlığı onaylı listelere girdik. Ardından Kur’an-ı Kerim’deki ayetlerden yola çıkarak zencefil ve zerdeçalın tabletini, tozunu ürettik. Denizlerin neden çürümediğini araştırıp kainattaki en önemli bitkilerden biri olan Spirulina yosununu ürettik. Bu yosundaki demir oranı ıspanaktan 54 kat fazladır ve bugün kadınlarımızın en büyük problemi olan demir eksikliğine birebirdir.

Kendimiz için ürettiğimiz bu şifaları sonra ümmetle paylaşalım dedik. Bugün geldiğimiz noktada Bakanlık onaylı 25 tane bitkisel kapsülümüz var. Bunların hepsi 500 kilodan 1 kilo elde edilen özel ekstraktlardır. Son 10 yılda bunu daha da geliştirerek 1 tondan 1 kilo çıkan 3 fazlı Zerdeçal ekstraktını ürettik ki bu teknoloji Avrupa’da bile yok. Berlin laboratuvarlarından "ilaç gibi kullanılabilir" raporu aldık. Korona salgını döneminde Çinlilerin kullandığı pelin otu (yavşan otu) üzerinde çalıştık. Şu an şarküteriden parfüme, temizlik ürünlerinden özel çay ve kahvelere kadar Maranki patentli 1574 ürünümüz bulunuyor. Ayrıca iki doktor kızımla birlikte Frankfurt şubemizi açtık, ürünlerimizi Avrupa Birliği’nde tescilleyerek dünyaya ihracat yapan bir konuma geldik. Medya platformlarında 3,5 milyon takipçimizle hem Allah rızası hem de kulların duası için yolumuza devam ediyoruz.

Şeref Özata: (Merkezde ikram edilen Siyez unlu sağlıklı atıştırmalığı tadarak) Tebrik ederim, başarılar dilerim hocam. Bu atıştırmalık çok lezzetli, tam şeker hastaları için ideal bir ürün bence.

Ahmet Maranki: Çok önemli bir noktaya değindin Şeref kardeşim. Bugün toplumun en büyük problemi şeker hastalığıdır. Türkiye’de nüfusun üçte biri şeker hastası veya buna meyilli durumda. Kullanılan şeker hapları ve insülinler otoimmün sistemi tamamen bozuyor; artık yeni doğan çocuklar bile Tip 1 diyabet riskiyle doğuyor. Bunun en büyük sebebi genetiği değiştirilmiş gıdalar ve yüksek glutenli beyaz ekmektir. İnsülin pankreasta ve bağırsaklarda salgılanır; siz bağırsağı kilitler, kabız ve çölyak olursanız sistem çöker. Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan da yıllar önce beyaz ekmeğin tehlikelerine dikkat çekerek siyah ekmeğe geçilmesi yönünde açıklamalar yapmıştı. Ekmeğin mayasında insan sağlığına zararlı 17 emülgatör, Çin tuzu, bromat ve dinen caiz olmayan katkı maddeleri (E920 Sistein) var.

Çocuklarımızı vuran ikinci büyük tehlike ise cips ve patis gibi rafine edilmiş hazır gıdalardır. Yağ 40 derecenin üzerinde yanarsa trans yağ seviyesi katlanır ve o fabrikalarda cipsler akşama kadar o yanmış yağların içinde bulamaç halinde pişer. İşte bu tehlikeye karşı yine iş bize düştü; Kastamonu’da Siyez buğdayından, içinde fındık, ceviz ve antioksidan oranı yüksek üzüm çekirdeği (resveratrol) bulunan, çocukların beyin gelişimini destekleyen bu sağlıklı atıştırmalıkları ürettik. Eğer anne-baba olarak eve bunları koymazsanız, çocuk gider marketten o zehirleri alır ve genç yaşta karaciğer yetmezliği, siroz, egzama veya böbrek iflasıyla karşılaşır. Biz çocuklarımızın geleceği için bu ürünleri ürettik ve insanlığa miras bıraktık. Ziyaretiniz için teşekkür ederim.