Sahip olduğu ilmi ve tarihi dokuyu bugüne kadar korumayı başarmış ender şehirlerden Buhara’da görülmesi gereken onlarca görkemli eser bulunmaktadır.
Vaktiyle sıra sıra deve kervanlarının birkaç haftada ancak geçebildiği Kızılkum Çölü’nü normal trenle altı saatte kat ederek, Hîve’den Buhara’ya vasıl oldum. Klasik dönemde “İslâm’ın Kubbesi” (Kubbetu’l-İslâm) adıyla anılan Buhara, bugün Özbekistan’ın Buhara vilayetinin merkezi ve 300 bine yaklaşan nüfusuyla ülkenin yedinci büyük şehridir.
Göz alabildiğince dümdüz ve geniş bir alana yayılan Buhara’yı eski zamanlardaki ihtişamıyla tasavvur edebilmek için epey tarih okumak ve biraz da hayal gücüne sahip olmak gerekiyor.
Her seferinde, mekânların her anlamda imarına ne kadar büyük emeklerin sarf edildiğini bizzat gözlemledim. Özbekistan idaresi, bir devlet politikası halinde, elindeki bütün imkânları bunun için seferber ediyor. Her bir kabrin etrafı birer külliyeyle donatılmış, buralarda ahşap, çini ve tuğla işçiliğinin en seçkin örnekleri cömertçe sergilenmiştir.
Tasavvuf kültürüne dışarıdan bakanlar ve eleştirel yaklaşanlar, Özbekistan’ın her karışında gözlemlenen tasavvufî tezahürlere çeşitli şerhler düşebilirler. Türkistan’ın kalbinde bugün hâlâ güçlü bir İslâmî nabız atıyorsa, bunda baş etken kesinlikle tasavvuf kültürüdür.
Bu kültürün meydana getirdiği insan modeli ve ufku, yüzyıllar içinde Anadolu’yu da mayalamış, koskoca bir Osmanlı medeniyeti buradan doğmuştur.
Tasavvufa, yoluna ve mutasavvıflara yönelik eleştiriler yapılırken, tarihte ve günümüzde mutasavvıfların toplumları dönüştürmede oynadığı kritik rolü ıskalamaktan kaçınmak gerekiyor. Sovyetler Birliği, çıldırmış bir buldozer gibi on yıllar boyunca dinî hayatı ezip geçerken, Özbekistan ve bütün Türkistan’da İslâmî kimlik hâlâ yitirilmemişse ve İslâm her ülkede gittikçe daha fazla dal-budak salıyorsa, bu, tasavvufun çok net bir başarısıdır.
TRENLE BUHARA’YA YOLCULUK
Buhara tren garındayım. Sabah saatleri. Saat altı buçuk. Yolcular bekliyorlar. Ve o anda şu dizeler döküldü kalemimden:
Hayat bir yolculuk
Yolcu içinde kol
Gelen gider yolda
Giden gelmez burada
Ey yolcu fani dünya
Dikkatli ol bu yolda.
(Buhara tren garı, 31 Mayıs 2026)
Trenimiz Buhara’dan Ürgenç’e hareket etti. Bu tren, Andican-Hîve arasında yaklaşık 20 saatlik yolculuk yapılan yavaş giden bir trendi. Trende oldukça neşeli ve renkli görüntülere şahit olursunuz.
Öğretmen Merhaba Hanım, Hindistanlı iki kadına Özbekçe öğretmeye çalıştı; jest, mimik ve kalp dili ile adeta. Trenin içinde sohbet ve muhabbet kırla gidiyor. Ben de onlara “Ya Hz. Mevlâna” şiirimi okudum ve bestesini dinlettim. Besteleyen ve icra eden Hüseyin İpek üstadımıza selam olur.
Özbekistan’ın en köklü ve kadim şehirlerinden biri olan Buhara, zengin kültürel mirasıyla gezginlere pek çok seçenek sunuyor. Adeta bir açık hava müzesi olan şehir, etkileyici mimarisi ile öne çıkıyor.
Buhara’da Ark Kalesi’nden Chor Minor’a, İsmail Samani Türbesi’nden Bolo Havuz Camii’ne kadar çok sayıda turistik yeri keşfedebilirsiniz. Orta Asya’nın bu eşsiz şehrinin büyüsüne kapılmaya hazır mısınız? Şimdi gelin hep birlikte tarihî şehir turuna çıkalım.
HOCA İSMET KABRİSTANI VE CAMİİ
Eski Buhara şehir merkezinde bir mezar içinde Hoca Fahreddîn İsmetullâh İbn Mes’ûd-ı Buhârî’dir. Tuhfe-i Nâilî’de Ca‘fer-i Tayyar ahfadından olduğu yazısını gördüm. Bu türbeye yakın bir de cami var. Caminin imamı Selahattin Hoca.
Bu camide sevgili arkadaşım Bekir Tank ile ikinci namazını kıldık.
Türbede doğum tarihi 766/1365 olarak verilen Hoca İsmet, okuma yazmayı ilahî ve irfanî ilimler konusunda bilgili olan babası Hoca Mes’ûd’dan öğrenmiş ve daha sonra tahsiline Buhara medreselerinde devam etmiştir.
Hoca İsmet, Uluğ Bey’in daveti üzerine Semerkant sarayına gelmiş. Bu sarayda bulunduğu müddetçe âlim, şair ve meziyet sahibi bir kişi sıfatıyla itibar görmüş. Fakat Uluğ Bey’in hükümdarlığı zamanında bilinmeyen bir sebeple saray hizmetinden ayrılmış ve hükümdarı methetmekten de imtina etmiştir.
Buhara’da geçirdiği son yıllarında büyük bir üne kavuşan şairin ölüm yılı Devletşâh Tezkiresi’nde 826/1423 olarak kaydedilmiştir. Mezarı kendi ismi ile anılan kabristanda olup mezar taşı bir kitap gibi muhteşemdir. Arkadaşım Bekir Tank ile birlikte ziyaret ettik. Rahmet olsun.
KALON MİNARESİ VE CAMİİ
Şehrin en ikonik yapısı olarak öne çıkan Kalon Minaresi, Buhara’nın merkezindeki pek çok noktadan görülebiliyor. 1127 yılında Karahanlı hükümdarı Arslan Han’ın emriyle inşa edilen bu ihtişamlı yapı, 50 metreye yaklaşan yüksekliği ve 105 basamaklı iç merdiveni ile dikkat çekiyor.
Yüzyıllardır ayakta kalmayı başarmış olan etkileyici minare, 13 kuşaklı bir gövdeye sahip. Rivayete göre Cengiz Han, Buhara’yı işgal ettiği dönemde yere düşen miğferini almak için eğildiği bu yapının önünde saygıyla durmuş ve korunmasını emretmiş.
Bu minarenin haşmetini gece ve gündüz yaşadım. Geceleri ışıklandırması ve insanların şenlik yapmaları başka bir güzellik katıyor.
Minarenin yanında Mir Arap Medresesi ve Kalon Camii ise bu üçlü yapıyı tamamlıyor. Buhara’nın simgesi olan Kalon Camii ve Minaresi, görkemli mimarisinin yanı sıra Cengiz Han’ın yıkımdan vazgeçtiği efsanesiyle ünlüdür.
Mescidin iç avlusunda Cengiz Han’ın 700 çocuğu öldürüp gömdürdüğü şehitler anıtı vardır. Hikâyesini Abdurrahman Camii görevlisi Abdurrahman Abi’den dinledim. Camii imamı Cengiz Han’ın yüzüne tükürmüş. Cengiz imamı öldürtmüş ve hızını alamayıp 700 sabi çocuğun canına kıyarak cami ortasında bir çukur açtırıp gömdürmüş.
Öğlen saatlerinde altın sarısı taşları güneş ışığında parıldayan Kalon Minaresi, akşam saatlerindeyse özel aydınlatmaların altında büyüleyici bir görünüme kavuşuyor.
Sadece bir ibadet yapısı değil, aynı zamanda tarih boyunca gözetleme kulesi olarak da işlev gören Kalon Minaresi’ni ziyaret ettiğinizde ince işçilikle bezenmiş tuğla süslemelerini yakından gözlemleyebilirsiniz.
Bir üçlü külliyenin parçası olarak kendine yer bulan minarenin etrafında Kalyan Camii ve Mir-i Arap Medresesi’ni de görebilirsiniz.
Buhara’da Miri-Arab Medresesi’nin inşası 16. yüzyıla dayanır ve Şeybanilerin manevi rehberi (pir) Yemenli Şeyh Abdullah Yamani ile ilişkilendirilir. İnşasının kesin başlangıç tarihi belirsizliğini korumaktadır.
Bazı akademisyenler binanın 1530 ile 1536 yılları arasında inşa edildiğine inanırken, diğerleri 1512’de Şeybaniler tarafından inşa edildiğini öne sürmektedir. Ayrıca son inşaat Ubaydulla Han tarafından yenilenmiştir.
Sovyet döneminde de aktif olan medresenin bugünkü hali tadilattadır.
ARK KALESİ
Kalon Minare, Mir-i Arap Medresesi ve Kalon Camii’nin biraz ilerisinde Buhara’nın geçmişten günümüze taşınan en önemli yapılarından biri olan Ark Kalesi’nin görkemli duvarlarını görebilirsiniz.
Ark, yani bir anlamda Buhara’nın kışlık kalesi, 5. yüzyılda inşa edilmiş ve o günden bugüne varlığını korumuştur. Uzun yıllar boyunca Buhara hanlarının ikametgâhı, devlet yönetim merkezi ve askerî üs olarak değerlendirilen kale, büyüklüğü ve etkileyici görünümüyle dikkat çekiyor.
4,2 hektarlık geniş bir alana yayılan Ark Kalesi, 20 metrelik bir yüksekliğe sahip. Aktif olduğu dönemlerde Rûdekî, İbn Sînâ ve Ömer Hayyam gibi çok büyük düşünürlerin burada çalışmalar yürüttükleri aktarılıyor.
Ark Kalesi içinde Buhara Emiri’nin tahtına oturdum ve etrafıma emirler verdim. “Ben Buhara Emiri Sultan Süleyman, bundan sonra benim emirlerim geçer” diye bir nutuk attım.
İşte tahtlar ve saraylar ve dünya. Geriye kalan sadece iyiliklerimiz değil mi? O nedenle şu beyti yazmaktan kendimi alamadım:
NİCE EMİRLER VE HANLAR GELDİ GEÇTİ.
Süleyman da bir lahza oturdu geçti.
Tarihi boyunca pek çok kez yıkılan ve yeniden inşa edilmek zorunda bırakılan Ark Kalesi, son olarak 1920 senesinde Rus saldırısında çok ciddi bir hasar almış.
Burayı bir kaleden ziyade büyük bir külliye olarak düşünebilirsiniz. Zira kalenin içinde emirin konaklama odaları, hazine dairesi, mutfaklar, ahırlar, zindan ve atölyeler mevcuttur.
Ark Kalesi’nin en yüksek noktasına çıktığınızda Buhara’nın panoramik manzarasının tadını çıkarabilirsiniz. Ben de bundan istifade ederek görüntülü çekim yaptırdım. Ve dönerken Buhara’yı izledim. Özellikle gün batımına yakın saatlerde tepe noktasına çıkarsanız, altın sarısı kumlarla kaplı çöl manzarası ile karşılaşabilirsiniz.
CHOR MİNOR
Sadece Buhara’nın değil, aynı zamanda tüm Özbekistan’ın en meşhur yerlerinden biri olan Chor Minor, “dört minare” anlamına geliyor. Şehrin aynı zamanda en fotojenik alanlarından olan Chor Minor, isminden de anlaşılacağı üzere dört ayrı minare yapısından meydana geliyor.
Geleneksel Türkistan medrese mimarisinden oldukça farklı bir görünüme sahip olan Chor Minor, 1807 yılında Halife Niyazkul Bey tarafından inşa edilmiş. İlk inşa edildiği dönemlerde buranın aslında büyük bir medresenin giriş yapısı olduğu belirtiliyor.
Ana yapı günümüze dek ulaşamadığı için ziyaretçiler sadece dört ayrı minare ile karşılaşıyor. Bu durum da ortaya oldukça ilginç bir görüntü çıkarıyor. Dört minarenin de kendine özgü renkleri ve süsleme detayları bulunuyor.
Küçük kubbeli odaya girdiğinizde dört minareye dair bilgilendirici bir serginin yer aldığını göreceksiniz. Biraz dar da olsa taş basamaklarla yukarıya çıkmak ve manzaraya bakmak mümkün.
BUHARA’DA KÖYDE HALİSE YEMEĞİ
Özbekistan’ın Buhara şehrine yakın bir köy (kışlak) evinin giriş kapısı (dervazı). Kerpiçten yapılmış bu girişin içinde iki veya üç ev bir arada yer alıyor. Anadolu’da benzeri köy evlerini görmek mümkün. Demek ki Türkiye’deki köy evleri modelini buradan götürmüşüz!
Buhara’nın Şafırgan ilçesinde bir Tacik köyünde halise yemeği yedim. Yemek sabah namazı sonrası başlıyor. Yemek öncesi Farsça naat-ı şerif, Peygamberimiz için yazılmış şiir/Mevlid-i Nebi okunuyor.
Sabah namazı sonrası başlayan, Halise adını verdikleri yemek sabah dokuzda bitiyor ve tüm köylülere dağıtılıyor. Halise için bir gün öncesinde inek ve kuzu eti terbiye ediliyor ve akşamdan sabaha kadar pişiriliyor.
Çok lezzetli ve doyurucu, etli çorba gibi ağır kalorili bir yemek. Buhara içinde büyük bir camide imamlık yapan Selahattin Hoca’nın köyünde Halise yemeğini neredeyse bin kişi yedi desem abartı olmaz. Yiyenler kaplarla evlerine de götürüyorlar.
ŞUHOV MİNARESİ
Buhara’nın tarihi dokusu içinde kendine yer bulan Şuhov Minaresi, kendine özgü “hiperboloit” tasarımıyla estetik ve mühendisliği birleştiriyor.
1929 yılında Sovyet mühendis ve mucit Vladimir Şuhov’un girişimleri ile tasarlanan minare, uzun yıllar boyunca su kulesi olarak da kullanılmış. Örgü kafes olarak ifade edilen bir forma sahip olan bu ilginç yapı, fotoğraf meraklılarını da kendine çekmektedir.
1975 yılında yaşanan bir yangın sonucunda ahşap kasası hasar görse de sonraki dönemde restore edilen Şuhov Minaresi, gün batımında şehri seyretmek için oldukça ideal bir seçenek diyebiliriz.
Bu arada minare, yaklaşık 50 metrelik bir yüksekliğe sahip. Mühendislik harikası olan bu yapıya asansörle çıkmak mümkündür. Minare, Ark Kalesi’ni doğrudan karşısına alıyor.
BOLO HAVUZ CAMİİ
1712 yılında Buhara Emiri tarafından inşa ettirilen Bolo Havuz Camii, ahşap sütunları ve göz alıcı mimarisiyle farkını ortaya koyuyor.
Camiyi orijinal kılan temel unsur, ince oymalarla süslenmiş 20 ahşap sütunun caminin hemen önünde dizilmesi. Bu sütunlar, tarihi caminin önündeki havuzda müthiş bir yansıma yaratıyor.
Eşine nadiren rastlanan Bolo Havuz Camii, “40 Sütunlu Cami” adıyla da biliniyor. Burası tadilat görmüş ve yeni açılmış. Emirlerin kullandığı bu cami günümüzde de faaliyetlerine devam etmektedir.
Bugün yatsı namazı sonrası imam efendi Tebareke okudu. Bir yatsı vaktinde burada namaz kılmak nasip oldu. Namaz sonrasında imam efendi Tebareke Suresi’nin tamamını Buhara ağzı ile okudu. Cemaat ise büyük bir huzur ve huşu içinde dinledi.
Bolo Havuz, yani havuzun üstü manasına geliyor. Bolo Havuz Camii, iç mekânındaki detaylardan ziyade dış bölümüyle öne çıkıyor. Bu nedenle ziyaretçiler çoğunlukla caminin dışında yer alan sütunların ve havuzun bulunduğu avlu kısmında vakit geçiriyorlar.
Bu arada camide yer alan suyun, şehrin kıtlık çektiği dönemlerde içme suyu olarak değerlendirildiği söyleniyor. Beyaz ve mavi tonların hâkim olduğu süslemelere sahip olan Bolo Havuz Camii, Osmanlı mimarisini andıran zarif detaylarla ilgi çekiyor.
Caminin karşısında bir havuz bulunmakta olup, bu camiye Bolo Havuz “Çocuk Havuzu” adı verilmiştir.
DEVLET MİMARLIK SANAT MÜZESİ
Sadece eğitimiyle değil, aynı zamanda mimarlık tarihindeki önemli yerinden dolayı her daim ilgi gören Devlet Mimarlık Sanat Müzesi, Özbekistan’da sanat dünyasına yön veren bir kurum olarak kabul görüyor.
Müze hem büyük bahçeleri hem de çevresindeki tarihi binalarıyla büyük bir uyum içinde. Modern ve geleneksel yapıyı bir arada tutan Devlet Mimarlık Sanat Müzesi, yenilikçi projeler üretmeye devam ediyor.
Göz alıcı bir tasarıma sahip olmasından dolayı sene boyunca ziyaretlerin gerçekleştiği tarihi müze, kalıcı ve geçici sergilere ev sahipliği yapıyor. Özbekistan’da öğrencilerin ya da yerel sanatçıların eserlerini keşfetmek isterseniz buraya yönelebilirsiniz.
Ark Kalesi’ndeki müzede 100 bine yakın eser ziyaretçilerle buluşuyor. 1922 senesinde kapılarını açan müzede mimari dekor örneklerinden grafik eserlere, heykellerden eski haritalara kadar pek çok materyal sizi bekliyor.

HAZRETİ EYÜP ÇEŞMESİ
Buhara şehir merkezinde bulunan Hazreti Eyüp Çeşmesi, dinî ve tarihî bir öneme sahip. Geniş bir avluya sahip olan Hazreti Eyüp Çeşmesi, taş işlemeleri ile yöreye özgü mimarinin zarif bir yansıması diyebiliriz.
- yüzyılda inşa edilen Hazreti Eyüp Çeşmesi’nin ilk yapısı Arslan Han, diğer kısmı ise Timur tarafından yapılmış. 1500’lü yıllara gelindiğinde ise Şeybaniler çeşmeye son şeklini vermiş.
Pınardan gelen suyun şifalı olduğuna inanılıyor. Hazreti Eyüp Çeşmesi, bölgede “Çeşme Ayup” adıyla biliniyor.

MİRZA ULUĞBEY MEDRESESİ
Buhara şehri de tıpkı Semerkant gibi tarihi medreselerin öne çıktığı bir yerdir. Buhara içinde ziyaret etmekten keyif alacağınız medreselerin başında Mirza Uluğbey Medresesi geliyor.
1417 yılında inşa edilmeye başlayan medrese, Özbekistan’da iyi korunmuş yapılardan biridir. Semerkant ve Buhara’da 15. yüzyılda inşa edilen medreselerin hepsi de tasarım açısından birbirine benzemektedir.
1586 yılında Abdullah Han döneminde restorasyon çalışmaları ile yenilenen Mirza Uluğbey Medresesi, Abdülaziz Han Medresesi ile karşı karşıya.
90’lı yılların hemen başında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dahil edilen Mirza Uluğbey Medresesi, kendisinden sonraki pek çok medrese yapısı için referans olmayı başarmıştır.
Timur dönemi özelinde Buhara’da korunabilen en büyük yapı olan Mirza Uluğbey Medresesi, iki katlı müderris ve talebe odalarıyla ve ortasında ağaçlı yapısıyla göz dolduruyor.

ABDÜLAZİZ HAN MEDRESESİ
Buhara’daki bir diğer tarihi medrese olan Abdülaziz Han Medresesi, 1600’lü yıllardan bugüne miras kalmış durumdadır.
Medreseye adını veren Abdülaziz Han’ın çabaları ile inşa edilen yapı, aktif olduğu dönemde Buhara’nın dinî eğitim ve kültür merkezi olarak işlev görmüştür.
Pek çok bilim insanını ağırlayan medrese hem bu yönüyle hem de mimari yapısıyla ziyaret etmeye fazlasıyla değer bir mekândır.
Zengin süslemelerinin dışında aynı zamanda görkemli mihrabı ve minaresiyle de dikkat çeken Abdülaziz Han Medresesi’nde birçok özgün detay mevcuttur.
Mavi tonlardaki çiniler ya da ince işçilikle yapılmış mozaikler, bu özgün detayların başında geliyor. Ayrıca duvar bölümlerinde kabartmalar, muazzam çiniler, tuğla mozaikler ve süslü sarkıtlar, mekâna apayrı bir estetik derinlik kazandırıyor.
Medrese şu anda tadilat bekliyor. Çünkü bazı yerleri yıpranmış ve dökülmüş. O nedenle bu güzel yapı yeniden onarımı dört gözle bekliyor. Buradan yetkililere duyurulur.

İSMAİL SAMANİ TÜRBESİ
- yüzyılda inşa edilen İsmail Samani Türbesi, sadece Özbekistan’ın değil, aynı zamanda Türkistan mimarisinin en önemli yapıları içinde bulunuyor.
Her ne kadar şehir dışında olsa da türbeye yerli ve yabancı ziyaretçilerin ilgisi çekiyor. Türkistan coğrafyasındaki ilk İslami türbe olduğu için özel bir ilgi gören İsmail Samani Türbesi’nin pişirilmiş tuğla kullanılarak inşa edildiği biliniyor.
Bu durumun, binanın bunca yıl sağlam bir şekilde ayakta kalmasında etkili olduğu düşünülüyor. İsmail Samani Türbesi’nde hem İsmail Samani hem de ailesinin naaşları yer alıyor.
Küp formundaki etkileyici türbe, evreni simgeleyen bir tasarıma sahip şekilde inşa edilmiştir.

İMAM EL-BUHÂRÎ TÜRBESİ
İslam tarihinin en büyük hadis âlimi ve Sahih-i Buhârî’nin yazarı İmam el-Buhârî Türbesi’ni her yıl binlerce kişi ziyaret ediyor.
İmam el-Buhârî Türbesi, 16. yüzyılda İmam el-Buhârî’nin kabri üzerine inşa edildi. Bu dönemde yanına bir cami inşa edildi ve avlusuna birkaç çınar ağacı dikildi.

LEBİ HAVUZ ENSEMBLE
Lebi Havuz Ensemble ya da bir başka deyişle Lebi-Havuz Topluluğu, Türkistan mimarisinin en önemli örneklerinden biri olarak kabul görüyor.
Bir kompleks formuna sahip olan Lebi Havuz Ensemble, Buhara’nın merkezinde konumlanıyor. Lebi Havuz Ensemble külliyesi genel olarak üç anıtsal yapıyı bir araya getiriyor.
Kuzeydeki Kukeldaş (Süt kardeş, bir benzeri de Taşkent’te var) Medresesi, batıda yer alan Nadir Divan-Beyi Hanakası ve doğuda bulunan Nadir Divan-Bey Medresesi, bu külliyenin görebileceğiniz üç harika yapıtıdır.
Bu arada Lebi-Havuz, “havuz başı” anlamında kullanılıyor. Külliyenin merkezinde bulunan su öğesi, böyle bir isimle anılmasına yol açıyor.
Buradaki suyun bir dönem Buhara’nın başlıca su kaynaklarından biri olduğu ifade edilmektedir. Lebi-Havuz, su fıskiyelerinin su fışkırttığı ve insanların etrafında serin bir şekilde oturup dinlendiği, yemek ve çay içtiği bir mekân olarak göz dolduruyor.
Ben de burada yemek yedim ve çay içtim.

SAMONİDOV PARKI
Buhara’nın en huzurlu köşelerinden biri olan Samonidov Parkı, hem turistlerin hem de bölge halkının özellikle hafta sonlarında uğrak mekânı.
Biraz olsun dinlenmek ve doğayla iç içe olmak isterseniz Samonidov Parkı’nı keşfedebilirsiniz. Park ismini Samani Hanedanı’nın kurucusu olan İsmail Samani’den alıyor.
Çok sayıda yürüyüş yolu ve oyun alanı olan park, aileler tarafından da sıklıkla tercih ediliyor. Şehrin kuzeyindeki park, UNESCO Dünya Mirası Alanı listesinde yer alıyor.
Park içinde ufak da olsa bir hayvanat bahçesi bulunuyor. Aynı zamanda göl ve tema parkı da Samonidov Parkı’na olan ilgiyi canlı tutuyor.

NADİR DİVANBEYİ MEDRESESİ VE NASRETTİN HOCA
Nadir Divanbeyi Medresesi, yukarıda söz ettiğimiz kompleksin en popüler yapısı. Nadir Divanbeyi Hanakası olarak da bilinen bu yapı, bir dönem eğitim ve kültür merkezi olarak hizmet vermiş.
- yüzyılın ortalarında inşa edilen medrese, çini işlemeleri ve mihrap gibi detaylarla ilgi görüyor. Çini işçiliği, medresenin cephesinde turkuaz ve mavi tonlarıyla kendini gösteriyor.
Buhara’da geleneksel konaklama kültürünü yaşatmaya devam eden yapı, sakin ve huzurlu bir atmosfer sunuyor. Yaz aylarında, etrafındaki gölgelikler ve fıskiyeler sayesinde burada serin bir ortamla karşılaşabilirsiniz.
Başta kervansaray olarak inşa edilmesine rağmen daha sonradan han tarafından medreseye dönüştürülen tarihi mekânda ilginç bir şekilde Nasrettin Hoca Heykeli yer alıyor.
1979’da Buhara’da Hoca Nasrettin Efendi kahramanına bir anıt dikilmiş. Ve Buhara’da her bahar, Hoca Nasrettin’in onuruna bir mizah festivali düzenleniyor.
Ben de Nasrettin Hoca’ya Buhara’dan Akşehir’e selam göndererek fotoğraf çektirdim.
Nasrettin Hoca’nın 12. kabrinin Buhara’da olduğuna inanılıyor. Her yıl Akşehir’de 5 Temmuz’da Nasrettin Hoca şenliklerinin yapıldığını da buradan hatırlatmış olayım.
Buhara’da Nasrettin Hoca’nın heykelinde esprili ve şişman olmayan bir hoca ve molla profili yapılmış ki, kanaatimce en doğru yapılmış. Bizde Mevlana’nın temsili resmi bile şişman biri olarak gösterilmektedir.
Halbuki tarihte şöhret yapmış mutasavvıfların geneli zayıf insanlardır. Çünkü onların düsturları: az yemek, az uyumak ve az konuşmaktır.

MUGAK ATTARİ CAMİİ
Buhara’da gizli kalmış tarihi hazinelerden biri sayılan Mugak Attari Camii’nin 9. yüzyıldan kaldığı aktarılıyor.
Büyük bir dinî ve kültürel öneme sahip olan caminin adı, bulunduğu caddeden geliyor. Mugak Attari, “Baharatçılar Caddesi” anlamında kullanılıyor.
Geleneksel İslam yapılarındaki sadelik ve zarafetin yansıdığı tarihi cami, Lyab-i Hauz Kompleksi’nin hemen sol tarafında konumlanıyor.
- yüzyılda Karahanlılar döneminde caminin önemli ölçüde yeniden inşa edildiği görülüyor. Bir zamanlar Yahudi ve Müslüman toplulukların burayı ortak bir şekilde kullandığı, aktarılan bilgiler arasında.
Mugak Attari Camii’nde mimari bakımdan Soğd ve Zerdüşt etkilerine rastlamak olası.

ESKİ ÇARŞI
Şehir merkezinde konumlanan Eski Çarşı, Buhara’ya geldiğinizde es geçmemeniz gereken yerlerden.
Tarihi dokusunu koruyabildiği için heyecan veren bir atmosfere sahip olan çarşı, yıllar boyunca ticaret merkezi olarak işlev görmüş.
Burada sadece alışveriş yapabileceğiniz bir ortamla karşılaşmazsınız. Aynı zamanda çarşı sayesinde Buhara’nın sosyal dokusunu ve günlük yaşamını da keşfedebilirsiniz.
Eski Çarşı’da geleneksel el sanatlarından takılara, baharatlardan el yapımı halılara kadar pek çok seçenekle karşılaşabilirsiniz.
Genel olarak dar sokaklara kurulan bu büyük çarşıyı dolaşırken acele etmemeli, her tezgâhın tadını çıkarmalısınız. Sevdiklerinize yöresel hediyeler götürmek isterseniz, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde de yer alan Eski Çarşı’yı değerlendirebilirsiniz.

HAMAM BOZORİ KORD
Buhara’da keyifli bir zaman yolculuğuna çıkmak isterseniz, Hamam Bozori Kord’u notlarınız arasına almalısınız.
Buhara’nın en eski ve en ünlü hamamlarından biri olan bu popüler yer, 16. yüzyıldan günümüze kadar sağlam bir şekilde ayakta kalmayı başarmış.
Aktif olarak kullanıldığı yıllarda şehrin sosyal hayatının kalbinin attığı yer olmayı başaran Hamam Bozori Kord, sıcak, ılıman ve soğuk odalar olmak üzere üç farklı odada seanslar sunuyor.
Taş kurnaların etrafında vakit geçirerek fiziksel ve ruhsal bir arınma gerçekleştirebilirsiniz.
Buhara hamamları, tarih kitaplarında kendine sıklıkla yer buluyor. Buhara’da bir dönemler hamamların sayısının 16 olduğu biliniyor. Bugün ise tarihi hamamların sadece iki tanesi ayakta duruyor.
Bu iki hamamdan biri olan Hamam Bozori Kord, Poyi Kalyon Külliyesi’ne de oldukça yakındır.
Buhara, siz aziz okurları bekliyor. Vesselam.



