İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Birleşmiş Milletler sistemi farklı çıkarlara ve ideolojilere sahip devletlerin ortak bir zeminde buluşabileceği düşüncesine dayanıyordu. Bugün ise bu zemin aşınıyor. Barış, kendiliğinden korunacak ortak bir değer olmaktan çıkıyor; kimin, hangi şartlarla ve hangi stratejik kazanımlar karşılığında kabul edeceğinin tartışıldığı bir ürüne dönüşüyor.

Barışın ürünleşmesi ya da metalaşması yalnızca diplomatik görüşmelerde pazarlık yapılması anlamına gelmiyor. Daha derin anlamıyla barışın belirli koşullara bağlanabilir ve fiyatlandırılabilir bir siyasi çıktıya dönüşmesini ifade ediyor. Ateşkes, yaptırımların kaldırılması, toprakların statüsü, güvenlik garantileri ve yeniden inşa kaynakları pazarlık kalemleri haline geliyor. Barışın bedeli yalnızca ekonomik değil. Egemenlik, itibar, güvenlik ve siyasi meşruiyet de bu bedelin parçalarını oluşturuyor. Sorun müzakerenin kendisi değil aslında; barışın değerinin güçlü tarafın belirlediği fiyatla ölçülmesi. Bir tarafın güvenliği diğerinin güvensizliğine dayanıyorsa ortaya çıkan şey sürdürülebilir barış değil, güç dengesinin geçici olarak dondurulması oluyor.

Uluslararası sistem hiçbir zaman bütünüyle barışçıl bir nitelik taşımadı. Bununla birlikte Soğuk Savaş sonrasında ekonomik karşılıklı bağımlılığın savaşın maliyetini artıracağı, kurumların çatışmaları yöneteceği, küreselleşme sürecine paralel olarak insanlığın ortak değer ve hayat tarzları etrafında yeniden tanımlanacağı ve liberal uluslararası düzenin genişlemesinin daha barışçıl bir dünya yaratacağı yönünde güçlü bir beklenti oluştu. Bugün aşınan savaşın ortadan kalktığına ilişkin bir inançtan ziyade büyük güçlerin bile barışın evrenselliğini en azından söylem düzeyinde sahiplenmek zorunda olduğu varsayımıdır.

GÜCÜN HAKLILIĞI, HAKKIN GÜCÜNE KARŞI

Günümüzün temel sorunlarından biri güç siyasetinin geri dönmesinden çok hukukun ve meşruiyetin önüne geçmesidir. Hakkın gücünün yerini gücün haklılığına bıraktığı algısı kuvvetleniyor. Donald Trump’ın dış politika yaklaşımında görülen işlemci ve pazarlıkçı dil bu eğilimin örneklerinden biri olarak görülmeli. Ancak meseleyi sadece Washington’a indirgemek doğru olmaz. Rusya’nın kuvvet kullanımı ve Çin’in bölgesel nüfuzunu artırırken başvurduğu baskı araçları da büyük güçlerin düzeni kendi önceliklerine göre şekillendirme arzusunu gösteriyor. Çok kutuplu düzene geçiş ortak kuralların güçlenmesini kendiliğinden sağlamıyor. Rekabetin sertleştiği bir ortamda aktörlerin farklı bağımlılık ve ilişki türlerini araçsallaştırmaları ve kendi kurallarını dayatmaya çalışmaları parçalanmayı derinleştiriyor.

CEZASIZLIĞIN NORMALLEŞMESİ: ADALETİN SİSTEMİK İFLASI

Bu eğilimin en tehlikeli sonuçlarından biri cezasızlığın normalleşmesidir. Bir ihlalin yapanın “yanına kâr kalması” gelecekte benzer davranışların da maliyet doğurmayacağı beklentisini üretiyor. Devletler ağır ihlaller karşısında hesap vermediğinde diğer aktörler de kuralların bağlayıcılığını sorgulamaya başlıyor. Böylece cezasızlık tek bir krizin ötesine geçerek sistemik bir teşvike dönüşüyor. Bu nedenle Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Uluslararası Adalet Divanı gibi kurumların meşruiyetini ve bağımsızlığını korumak kalıcı barışın temel şartlarından biri olmalı. Uluslararası Ceza Mahkemesi bireylerin soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları bakımından cezai sorumluluğunu ele alırken Uluslararası Adalet Divanı devletler arasındaki hukuki uyuşmazlıkları çözüyor. Soykırım ve insanlığa karşı suçlar söz konusu olduğunda faillerin siyasi konumları veya ülkelerinin gücü nedeniyle hesap vermekten kurtulmaları kabul edilememeli. ABD’nin Uluslararası Ceza Mahkemesini hedef alan yaptırım ve baskı politikaları bu açıdan sorunlu bir örnek oluşturuyor. Mahkemenin yetkisine itiraz etmek başka kurumu işlevsizleştirmeye yönelik baskı uygulamak başka bir şey. Uluslararası hukukun yalnızca büyük güçlerin çıkarlarıyla uyumlu olduğunda geçerli sayılması evrensellik iddiasını ortadan kaldırıyor.

UZLAŞMA KÜLTÜRÜNÜN ÇÖKÜŞÜ VE ORTAK YAŞAMIN AŞINMASI

Barışın önündeki engeller yalnızca uluslararası güç dağılımıyla ilgili değil elbette. Liberal demokrasinin son yıllarda yaşadığı aşınma uzlaşma kültürünü ve ortak bir siyasi hayat kurma imkânını da zayıflatıyor. Popülizmin, aşırı milliyetçiliğin ve çoğunlukçuluğun yükselişi farklı kimliklerin aynı siyasi düzen içinde bir arada yaşamasını zorlaştırıyor. Bu nedenle liberal demokrasinin üzerine oturduğu temel kavramların yeniden canlandırılması gerekiyor: uzlaşma, azınlıklara saygı, anayasalcılık, hukukun üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı ve hukuk önünde eşitlik. Çoğunluğun seçimleri kazanması azınlıkların haklarını ortadan kaldırma yetkisi vermiyor. İnsanların hakları toplumsal aidiyetlerine veya siyasi görüşlerine göre değişmemeli. Sırf insan oldukları için bütün insanların evrensel haklara sahip oldukları düşüncesi hem toplumsal hem de uluslararası barışın temelini oluşturuyor aslında.

Büyük güçler arasındaki rekabet, çok kutuplu düzene geçiş, liberal demokratik kurumların zayıflaması ve teknolojinin kontrolsüz kullanımının ortaya çıkardığı riskler birbirini besliyor. Ortak normlar zayıfladıkça devletler birbirlerinin davranışlarını daha fazla tehdit olarak algılıyor. Güvensizlik arttıkça uzlaşma ihtimali azalıyor. Dolayısıyla parçalanmışlık yalnızca farklı güç merkezlerinin ortaya çıkmasından değil, aktörleri bir arada tutan ortak değerlerin ve karşılıklı güvenin aşınmasından kaynaklanıyor.

ADALETSİZ KURALLAR, ÇELİŞKİLİ TUTUMLAR

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu Yazdı: "Güven adası Türkiye"
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu Yazdı: "Güven adası Türkiye"
İçeriği Görüntüle

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Gazze, İran savaşı ve Ukrayna savaşı gibi krizlerde ortak irade üretememesi bu tabloyu ağırlaştırıyor. Veto yetkisi büyük güçler arasındaki uzlaşmayı korumak üzere tasarlanmıştı; ancak büyük güçlerin veya müttefiklerinin çıkarları söz konusu olduğunda ortak tepkiyi engelleyebiliyor. Kanada ve Avrupa Birliği içindeki bazı ülkeler çok taraflılığı ve insan haklarını savunmayı sürdürse de orta güçler arasında ortak bir tutum oluşmuyor bir türlü oluşmuyor. Türkiye, Hindistan, Mısır, Brezilya ve Suudi Arabistan gibi aktörler değişen güç dağılımını stratejik özerkliklerini artırmak için kullanabiliyor örneğin. Bırakın büyük güçleri orta güçler arasında bile barışın anlamı ve ona nasıl ulaşılması gerektiği konusunda derin düşünce farklılıkları var.

Kuralların adaletsizliğine itiraz etmekle kuralların zayıflamasından çıkar sağlamaya çalışmak birbiriyle çelişen tutumlar. QUAD, AUKUS ve çeşitli bölgesel savunma düzenlemeleri gibi az taraflı mekanizmalar da bu bağlamda önem kazanıyor. Bu yapılar üyeleri arasında güvenlik sağlayabiliyor olsa da öncelikleri çoğu zaman evrensel barıştan ziyade stratejik çıkarları korumak oluyor. Dışarıda kalan aktörlerde tehdit algısını artırmaları karşı ittifakları ve silahlanmayı teşvik edebiliyor. Güvenlik iş birliği ile barış inşası aynı görülmemeli. Barış silahların susmasının yanı sıra sivillerin korunmasını, yerinden edilenlerin haklarını ve hesap verebilirliği de gerektiriyor.