Küresel ekonomik dengelerin hızla değiştiği günümüzde Türkiye; eğitim, hizmet ihracatı, teknoloji, Ar-Ge ve markalaşma hamleleriyle rekabet gücünü artırmaya devam ediyor. İstanbul Aydın Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanı, Bil Holding Yönetim Kurulu Başkanı, DEİK Yönetim Kurulu Üyesi ve UFRAD Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Aydın, Türkiye’nin eğitim ve hizmet ihracatındaki potansiyeli ile üniversitelerin uluslararasılaşma vizyonunu değerlendirdi. Küresel pazarlardaki fırsatlara dikkat çeken Prof. Dr. Aydın; başta Körfez, Asya ve Afrika olmak üzere yeni pazarların sunduğu potansiyeli ve Türk özel sektörünün rekabet gücünü artıracak stratejik adımları aktardı.

Eğitim, Türkiye’nin uluslararası alanda güçlü olduğu alanlardan biri. İstanbul Aydın Üniversitesi deneyiminizden hareketle, Türkiye’nin küresel bir eğitim merkezi olma potansiyelini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye’nin küresel bir eğitim merkezi olma potansiyelinin son derece yüksek olduğuna inanıyorum. Çünkü bugün yükseköğretim, diploma vermenin ötesinde ülkelerin ekonomik gücünün, bilimsel kapasitesinin, kültürel etkileşiminin ve hatta diplomatik ilişkilerinin önemli araçlarından biri haline geldi. Türkiye bu açıdan çok özel bir konuma sahip. Avrupa, Asya, Orta Doğu, Balkanlar, Kafkasya ve Afrika’nın kesişim noktasındayız. Güçlü bir yükseköğretim altyapımız, geniş bir program çeşitliliğimiz ve uluslararası öğrenciler açısından son derece önemli bir kültürel ve coğrafi erişim avantajımız var. Nitekim Ticaret Bakanlığı verilerine göre Türkiye, 2025 yılında yaklaşık 362 bin uluslararası öğrenci ağırladı. Bu rakam, Türkiye’nin uluslararası eğitimde bölgesel ölçekte önemli bir çekim merkezi haline geldiğini gösteriyor. Ancak ben bunu bir sonuçtan çok, daha büyük bir hedefin başlangıcı olarak görüyorum.

İstanbul Aydın Üniversitesi olarak yıllardır uluslararası olmayı öğrenci sayısının ötesinde değerlendiriyoruz. Öğrenci ve akademisyen hareketliliği, ortak araştırmalar, çift diploma programları, uluslararası akreditasyonlar, küresel üniversite ağları ve mezunlarımızın dünyadaki etkisi bizim için aynı bütünün parçalarıdır. Üniversitenin uluslararası olmayı kampüse uluslararası öğrenci getirmekten ibaret değildir, olmamalıdır. Üniversitenin dünyayla birlikte bilgi üretmesidir. Türkiye’nin bundan sonraki hedefi, uluslararası öğrenci destinasyonu olmaktan küresel bir eğitim ve bilgi merkezine dönüşmek olmalıdır. Bunun için özellikle araştırma kapasitemizi, İngilizce ve diğer yabancı dillerde nitelikli programları, uluslararası akademisyen hareketliliğini, üniversite-sanayi iş birliklerini, yapay zekâ ve dijital öğrenme altyapısını, uluslararası akreditasyonları ve küresel tanıtım faaliyetlerini daha da güçlendirmeliyiz.

DEİK ve hizmet ihracatı çalışmalarınız çerçevesinde, Türkiye’nin Körfez, Asya ve Afrika pazarlarında henüz yeterince değerlendiremediği fırsatlar neler?

Türkiye’nin hizmet ihracatında çok önemli bir başarı hikâyesi var. Bu başarı, Türkiye’nin gelecekteki ihracat stratejisinin yalnızca mal ihracatı üzerinden okunamayacağını açıkça gösteriyor. Körfez, Asya ve Afrika’ya baktığımızda ise önümüzde hâlâ çok büyük bir potansiyel görüyorum. Özellikle eğitim, sağlık, bilişim ve yazılım, lojistik, turizm, müteahhitlik, danışmanlık, yaratıcı endüstriler ve teknik hizmetlerde Türkiye’nin sahip olduğu kapasitenin çok daha büyük bir bölümünü ihraç edebiliriz.

Burada yaklaşımımızı değiştirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu pazarlara “Ne satabiliriz?” sorusundan daha geniş bir perspektifle yaklaşmalı, “Bu ülkelerle hangi ekosistemi birlikte kurabiliriz?” sorusunu sormalıyız. Afrika’nın genç nüfusu eğitim, dijital dönüşüm, sağlık ve altyapıda çok büyük ihtiyaçlar oluşturuyor. Körfez ülkeleri ekonomilerini çeşitlendirmek, teknolojiye, yapay zekâya, eğitime, turizme ve yaratıcı sektörlere yatırım yapmak için ciddi kaynak ayırıyor. Asya ise dünyanın üretim, teknoloji ve inovasyon merkezlerinden biri haline gelmiş durumda.

Türk şirketlerinin bu coğrafyalarda ihracatın ötesine geçerek daha kalıcı bir ekonomik varlık oluşturması gerekiyor. Yerel ortaklıklar kurmalı, yatırım yapmalı, ortak şirketler oluşturmalı, dağıtım ağlarına girmeli ve gerektiğinde ürün ve hizmetlerini o pazarın ihtiyaçlarına göre yeniden tasarlamalılar. Ticaret Bakanlığımızın ‘Uzak Ülkeler Stratejisi’ kapsamında Çin’den Hindistan’a, Endonezya’dan Malezya’ya, Nijerya’dan Güney Afrika’ya kadar çok sayıda stratejik pazara yönelik çalışmalar yürütülmesi de bu pazar çeşitlendirmesine verilen önemi gösteriyor.

Bir başka kritik konu ise Türkiye markası. Türkiye dünyada güçlü bir üretici ve hizmet sağlayıcı olarak tanınıyor. Şimdi bu kapasiteyi küresel marka değerine dönüştürmemiz gerekiyor. Ben Türkiye’nin önümüzdeki dönemde özellikle hizmet ihracatında bölgesel bir merkezden küresel bir oyuncuya dönüşebileceğine inanıyorum. Bunun yolu da devlet, özel sektör, üniversiteler ve ihracatçı kuruluşların aynı hedef doğrultusunda birlikte hareket etmesinden geçiyor.

Türkiye’nin küresel rekabet gücünü artırması için özel sektörün teknoloji, Ar-Ge, markalaşma ve yeni pazarlara açılma konusunda nasıl bir strateji izlemesi gerekiyor?

Bugün dünyada rekabetin kuralları çok hızlı değişiyor. Artık yalnızca daha fazla üretmek veya daha düşük maliyetle üretmek rekabet avantajı sağlamıyor. Bilgi üreten, teknoloji geliştiren, markalaşan ve değişime hızla uyum sağlayan şirketler öne çıkıyor. Bu nedenle Türk özel sektörünün önümüzdeki dönemde dört alanı aynı stratejinin parçaları olarak görmesi gerektiğine inanıyorum. Bunlar teknoloji, Ar-Ge, marka ve küresel pazar.

Öncelikle yapay zekâ ve dijital dönüşümü bir teknoloji yatırımının ötesinde, şirketlerin temel yönetim ve büyüme stratejilerinin parçası olarak ele almalıyız. Yapay zekâ artık üretimden lojistiğe, finanstan pazarlamaya, insan kaynaklarından müşteri deneyimine kadar bütün iş modellerini dönüştürüyor. Bu dönüşümü erken yöneten şirketler önemli bir rekabet avantajı elde edecek.

YÖK Başkanı Özvar’dan sınav sistemi çağrısı: Çoktan seçmeli sınavlar doğru değil
YÖK Başkanı Özvar’dan sınav sistemi çağrısı: Çoktan seçmeli sınavlar doğru değil
İçeriği Görüntüle

İkinci konu Ar-Ge. Türkiye’nin teknolojiyi kullanan bir ekonomi olmasının ötesine geçmesi; teknolojiyi geliştiren, patent üreten ve bunu ticarileştiren bir ekonomi olması gerekir. Bunun için üniversite-sanayi iş birliğini çok daha ileri taşımamız gerekiyor. Üniversitelerin laboratuvarları, araştırmacıları ve genç insan kaynağı ile özel sektörün sermayesi, üretim kapasitesi ve pazar bilgisi daha güçlü biçimde buluşmalıdır.

Üçüncü konu markalaşma. Küresel ekonomide katma değerin çok önemli bir bölümü artık üretimden ziyade fikri mülkiyet, tasarım, teknoloji, veri, müşteri deneyimi ve marka değerinde oluşuyor. Şirketlerimizin ‘Made in Türkiye’ algısını kalite, inovasyon, tasarım ve güven unsurlarıyla daha güçlü biçimde ilişkilendirmesi gerekiyor.

Dördüncü olarak pazar çeşitlendirmesini stratejik bir zorunluluk olarak görüyorum. Şirketlerimiz Avrupa’daki güçlü konumlarını korurken Körfez, Afrika, Orta Asya, Güney ve Güneydoğu Asya ile Amerika kıtasındaki fırsatları da sistematik biçimde değerlendirmeli. Ancak yeni pazarlara açılmayı fuar katılımı veya distribütörlükle sınırlamamak gerekiyor. Şirketlerimiz yerelleşmeli, ortaklıklar kurmalı, yatırım yapmalı, yerel yetenekleri istihdam etmeli ve uzun vadeli bir ekosistem oluşturmalıdır.