28 Şubat’ta ABD ve İsrail uçakları İran’ı bombalayarak yeni bir petrolsavaşının başlamasına öncülük etti. 3 Ocak 2026 tarihinde ABD askerleri Venezuela Devlet Başkanlığı Sarayı’na saldırdı ve Başkan Maduro’yu esir alarak New York’a götürdü. 28 Şubat’ta ABD ve İsrail uçakları Tahran’da İran dini lideri Hamaney’in toplantı yaptığı başkanlık konutunu bombaladı.
İran dini lideri Hamaney ve yanındaki 40 kadar general ve devlet konsey üyesi öldürüldü. Dünya liderleri yine sessiz. Ancak savaşın 10’uncu gününden sonra İran, Hürmüz Boğazı stratejisi ile savaşta üstünlüğü ele aldı. Füzelerle Körfez ülkelerindeki ABD üsleri ve İsrail’in şehirlerini kevgire çevirdi.
BOĞAZLARIN EGEMENLİĞİ
Birinci Dünya Savaşı devam ederken dünyanın gözü Çanakkale Boğazı’ndaydı. İngiltere’nin liderliğinde İtilaf Devletleri yüzlerce gemi ve yaklaşık 500 bin askerle Çanakkale’yi geçip İstanbul’u almak için gelmişti. Düşman Çanakkale’yi geçemedi. Çanakkale’de 250 bin düşman askeri ölü, yaralı ya da kayıp. 200 binden fazla da Osmanlı askeri şehit, gazi ya da kayıp. Çanakkale geçilmedi. Düşman filosu Karadeniz’e giremedi.
1956 yılında dünya denizlerinin hâkimi İngiltere, Süveyş Kanalı’nı almak için Mısır’la savaşa girdi. Müttefik olarak Avrupa ve ABD’ye ortak hareket etme çağrısı yaptı. Ancak İngiltere’ye ABD “dur” dedi. Rusya “dur” dedi. Fransa “dur” dedi. İngiltere kaybetti. Bu durum İngiltere’nin sömürgelerinin birer birer bağımsızlık ilan etmesiyle İngiltere’yi sıradan orta güçte bir devlet hâline getirdi. Şimdi Hürmüz Boğazı’nın İran tarafından kapatılması dünya enerji politikalarını sarstı. Hürmüz’de ABD kaybederse dünyanın en güçlü devleti yerine gücünü kaybeden, bölünen, parçalanan bir devlet hâline gelecek gibi…
TRUMP ERDOĞAN’I NEDEN ÖVÜYOR?
Savaşlar yalnızca cephede değil, zamanlaması dikkatle ayarlanmış siyasi hamlelerde de okunur. ABD ile İran arasında 30 gündür devam eden savaşın ortasında Donald Trump’ın aniden Recep Tayyip Erdoğan hakkında övgü dolu açıklamalar yapması, sıradan bir diplomatik jest olarak görülemez. Bu çıkış, sahadaki askeri gerçekliklerin ve stratejik eksikliklerin dışa vurumu olarak okunmalıdır. 30 gün, modern savaş literatüründe kritik bir eşiğe işaret eder. İlk şok dalgası geçer, hızlı zafer beklentisi yerini maliyet hesaplarına bırakır. Eğer bu noktada söylem değişiyorsa, bu genellikle planlamada öngörülmeyen zorlukların ortaya çıktığını gösterir. ABD’nin İran karşısında doğrudan büyük kayıplar verip vermediği tartışmalı olabilir; ancak asıl mesele kayıptan çok sonuç alınamamasıdır. İran’ın asimetrik kapasitesi, bölgesel vekil güçleri ve özellikle enerji hatları üzerindeki baskı unsurları, savaşın beklenenden daha karmaşık bir hâl aldığını düşündürmektedir.
Tam da bu noktada Türkiye faktörü yeniden hatırlanır. Türkiye, coğrafi konumu, NATO üyeliği ve bölgesel diplomasi kapasitesiyle yalnızca askeri değil, aynı zamanda siyasi denklemin de kilit aktörlerinden biridir. Trump’ın Erdoğan’a yönelik övgülerini bu çerçevede okumak gerekir: Bu, bir nezaket değil, bir ihtiyaç sinyalidir.
ABD’nin eksik yaptığı şey, bölgesel denklemi yeterince çok boyutlu kuramamak olabilir. İran gibi bir aktöre karşı yalnızca askeri güçle sonuç alınamayacağı, sahadaki gelişmelerle daha net ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla Erdoğan’a yönelen bu söylem değişikliği, Washington’un yeni bir denge arayışına girdiğini ve eksik kalan diplomatik ayağı tamamlamak için Ankara’yı yeniden merkeze çekmek istediğini göstermektedir.
Trump’ın bu övgüleri, güçten ziyade ihtiyacın dilidir; savaşın seyrini değiştirme arayışının diplomatik yansımasıdır.
Değerli Ekovitrin okuyucuları; Nisan sayımızda yine çok özel röportajlar, haberler ve yazarlarımızın yorumlarıyla ekonomi dünyasının nabzını tutuyoruz. Ekovitrin’i takip edin, sağlıcakla kalın…