Bir tarafta Çin’in güçlü üretim kapasitesi, diğer tarafta Avrupa’nın teknoloji ve verimlilik avantajı bulunuyor. Türkiye ise hem maliyet hem de ölçek açısından yeni bir rekabet denklemine hazırlanmak zorunda.

Tam bu noktada MAKFED Yüksek İstişare Kurulu Başkanı ve İSO Başkan Adayı Adnan Dalgakıran’ın Türk sanayisinin geleceğine ilişkin değerlendirmeleri dikkat çekiyor.

Dalgakıran, Türkiye sanayisinin karşı karşıya olduğu sorunları ve bu sorunlardan çıkış yollarını değerlendirirken özellikle önemli bir noktaya dikkat çekiyor: Türkiye’nin sanayi politikası artık yalnızca mevcut işletmeleri korumaya odaklanmamalı.

Dalgakıran’a göre asıl mesele; şirketlerin dönüşmesini, verimliliklerini artırmasını ve küresel rekabette daha güçlü hale gelmesini sağlayacak bir sistem kurmak.

“Şirketlerin bugününü kurtarmaktan çok yarınını güçlendirecek bir anlayışa ihtiyacımız var” diyor.

Bence üzerinde durulması gereken önemli bir tespit.

THY Teknik A.Ş. Atatürk Havalimanı’nda yedinci hangarını hizmete açtı
THY Teknik A.Ş. Atatürk Havalimanı’nda yedinci hangarını hizmete açtı
İçeriği Görüntüle

Çünkü dünya sanayisi çok hızlı değişiyor. Üretim teknolojileri yenileniyor, otomasyon ve robotik sistemler yaygınlaşıyor, dijitalleşme üretim süreçlerinin merkezine yerleşiyor.

Böyle bir ortamda yalnızca mevcut üretim kapasitesini korumaya çalışmak yeterli olmayabilir. Türkiye’nin sanayi politikasının da değişen küresel üretim düzenine göre yeniden şekillenmesi gerekiyor.

Sanayi stratejisi için ortak çalışma önerisi

Dalgakıran’ın dikkat çektiği bir başka konu ise Türkiye’nin kapsamlı ve uzun vadeli bir sanayi stratejisine duyduğu ihtiyaç.

Ancak bu stratejinin yalnızca kamu tarafından hazırlanmasının yeterli olmayacağını düşünüyor. Sanayiyi temsil eden kuruluşların, odaların ve diğer sivil toplum örgütlerinin bir araya gelerek ortak bir çalışma yürütmesi gerektiğini savunuyor.

Dalgakıran bu yaklaşımını, sanayinin karşı karşıya olduğu sorunların tek tek ele alınması yerine bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirilmesi gerektiğini belirterek ortaya koyuyor.

Hammadde, enerji, iş gücü, otomasyon, dijitalleşme, finansmana erişim ve üretim kapasitesi gibi birçok başlıkta Türkiye ile rakip ülkeler arasındaki farkların ortaya konulması gerektiğine dikkat çekiyor.

Bu yaklaşım önemli.

Çünkü sanayicinin yaşadığı her sorunun çözümünü teşviklerde aramak mümkün değil.

Bir ülkenin rakibinden daha pahalı üretmesinin nedeni yalnızca finansman maliyetleri olmayabilir. Enerji fiyatları, teknoloji kullanımı, üretim ölçeği, verimlilik, lojistik altyapısı ve nitelikli insan kaynağı gibi birçok unsur aynı anda devreye giriyor.

Dolayısıyla Türkiye’nin rekabet gücünü artırmak için yalnızca tek bir alana odaklanmak yerine bütün bu unsurların birlikte ele alınması gerekiyor.

Dalgakıran da tam burada teşvik sisteminin yeniden değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyor.

Teşvikte yeni yaklaşım

“Teşvik verelim” anlayışının tek başına sonuç üretmeyeceğini belirten Dalgakıran, verilen desteklerin karşılığının ölçülmesi gerektiğine dikkat çekiyor.

Örneğin bir şirket Ar-Ge desteği aldıysa, bu desteğin şirketin üretimine, ihracatına, verimliliğine ve katma değerine ne ölçüde katkı sağladığının izlenmesi gerektiğini savunuyor.

Yani teşvik, şirketin mevcut durumunu korumak için değil, daha ileri bir noktaya taşınmasını sağlamak için kullanılmalı.

Bence burada hem sanayicinin hem de kamu tarafının üzerinde düşünmesi gereken önemli bir yaklaşım var.

Çünkü asıl hedef, yalnızca destek alan şirketlerin ayakta kalması değil; daha verimli, daha teknolojik, daha büyük ölçekli ve küresel rekabette daha güçlü şirketlerin ortaya çıkması olmalı.

“Neyi üreteceğiz?” kadar “nasıl üreteceğiz?” de önemli

Dalgakıran’ın sanayiye ilişkin değerlendirmelerinde bir başka önemli başlık ise üretim yöntemlerindeki değişim.

Dünya farklı bir üretim modeline doğru ilerliyor.

Robotik sistemler, otomasyon, yapay zekâ, dijital üretim teknolojileri ve veri analitiği fabrikaların çalışma biçimini değiştiriyor. Üretimde hız, esneklik ve verimlilik giderek daha fazla önem kazanıyor.

Bu nedenle Türkiye’nin yalnızca hangi ürünleri üreteceğine değil, o ürünleri hangi teknoloji ve verimlilik düzeyiyle üreteceğine de odaklanması gerekiyor.

Dalgakıran da üretim biçimlerinin hızla değiştiğine dikkat çekerek, Türkiye’nin geçmişin maliyet yapılarıyla yeni dönemin küresel rekabet koşullarında mücadele etmesinin yeterli olmayacağını vurguluyor.

Burada teknoloji, verimlilik ve insan kaynağının birlikte geliştirilmesi gerekiyor.

Çünkü teknolojik dönüşüm yalnızca makine yatırımı yapmak anlamına gelmiyor. Yeni teknolojileri kullanabilecek nitelikli çalışanlara, doğru yönetim anlayışına, veri altyapısına ve üretim süreçlerinin yeniden tasarlanmasına da ihtiyaç var.

Buradan doğal olarak ölçek meselesine geliyoruz.

Dünya pazarında büyük ölçekli yatırımların, güçlü Ar-Ge yapılarının ve uluslararası satış ağlarının önemi giderek artıyor.

Türkiye’nin de daha fazla şirketini büyütmesi, küresel ölçekte rekabet edebilecek şirket sayısını artırması ve dünya pazarlarında kalıcı hale gelmesi gerekiyor.

Rakiplerle iş birliği de mümkün

Dalgakıran’ın dikkat çektiği bir başka konu ise şirketler arasındaki iş birliği imkanları.

Şirketlerin bazı alanlarda birbirleriyle rekabet ederken, bazı alanlarda birlikte hareket edebileceğini düşünüyor.

Örneğin ortak satın alma, teknoloji yatırımları veya belirli uluslararası pazarlara giriş konusunda şirketlerin birlikte hareket etmesi maliyet avantajı sağlayabilir.

Özellikle KOBİ’ler açısından bu tür iş birlikleri önemli fırsatlar yaratabilir.

Küresel rekabetin geldiği noktada “her şirket kendi başına mücadele etsin” anlayışının yeniden düşünülmesi gerekiyor. Bazı alanlarda ortak hareket etmek, şirketlerin hem maliyetlerini azaltmasına hem de teknoloji ve pazara erişim imkanlarını genişletmesine katkı sağlayabilir.

İSO’nun rolü de değişmeli

Dalgakıran’ın İSO Başkanlığı adaylığı çerçevesinde yaptığı değerlendirmeler de sanayi politikası tartışmasının önemli bir parçasını oluşturuyor.

İstanbul Sanayi Odası’nın yalnızca rapor hazırlayan veya sanayicilerin sorunlarını ilgili kurumlara aktaran bir yapı olmaması gerektiğini düşünüyor.

Ona göre sanayi odalarının temel işlevlerinden biri, sahadaki sorunları doğru tespit ederek çözüm mekanizmalarının oluşmasına katkı sağlamak.

Özellikle bürokratik süreçlerin hızlandırılması gerektiğine dikkat çekiyor.

Sanayicinin karşılaştığı bir problemin ilgili kurumlara ulaşması ve çözüm için uzun süre beklemesi artık kabul edilebilir değil. Dijital çağın imkanlarından yararlanılarak daha hızlı çalışan, sorunları daha çabuk tespit eden ve çözüm süreçlerini takip edebilen bir yapı kurulması gerekiyor.

Bu yaklaşımın İSO açısından önemli bir tartışma başlatacağını düşünüyorum.

Çünkü Türkiye’nin en büyük sanayi kentindeki sanayi odasının yalnızca İstanbul’daki sanayicilerin günlük sorunlarıyla değil, Türkiye’nin üretim geleceğiyle ilgili de daha fazla söz söylemesi beklenebilir.

İSO gibi kurumların sanayicinin sorunlarını dile getirmenin yanı sıra çözüm önerileri geliştiren, kamu ile özel sektör arasında daha etkin bir köprü kuran ve uzun vadeli sanayi politikalarının oluşmasına katkı sağlayan yapılara dönüşmesi önemli.

Son söz…

Dalgakıran’ın söylediklerinin ortak noktası aslında oldukça net:

Türkiye sanayisinin önümüzdeki dönemde yalnızca maliyetleri düşürmeye değil; üretim modelini değiştirmeye, verimliliği yükseltmeye, teknoloji kullanımını artırmaya, şirketleri büyütmeye ve küresel pazarlarda daha güçlü hale gelmeye ihtiyacı var.

Bunun için de kamu, sanayi kuruluşları, odalar ve sivil toplumun birlikte çalışması gerekiyor.

Sanayinin gündeminde bugün çok sayıda sorun var. Yüksek enerji maliyetlerinden finansmana erişime, nitelikli iş gücünden teknoloji yatırımlarına, ihracat pazarlarındaki baskıdan ölçek sorununa kadar birçok başlık aynı anda çözüm bekliyor.

Ancak belki de asıl soru şu:

Bu sorunları tek tek çözmeye mi çalışacağız, yoksa Türkiye’nin önümüzdeki 10-20 yıllık sanayi geleceğini birlikte tasarlayacak yeni bir model mi ortaya koyacağız?

Dalgakıran’ın önerileri ikinci seçeneğe işaret ediyor.

Türkiye’nin küresel sanayi yarışında güçlü bir konumda kalabilmesi için yalnızca bugünün sorunlarına cevap veren değil, geleceğin üretim modelini de bugünden şekillendiren bir sanayi anlayışına ihtiyacı var.

Asıl mesele, şirketleri yalnızca bugünün zorluklarından çıkarmak değil; onları yarının rekabet koşullarına hazırlamak.