Hayatından kısa bölümleri aktaran Prof. Dr. Mustafa Aydın, 1956 yılında Trabzon Maçka’da doğduğunu, babasının müftü olduğunu, fakirlik günlerinin yoğun yaşan dığı yıllarda eğitim hayatına başladığını, ilkokul, imam hatip okulu ve daha sonra teknik liseye gittiğini, ardından askeri okula başladığını söyledi. Babasının planlı ve ilkeli yaşantısından çok şey kazandığını, bu yaşantıyı hayatı boyunca devam ettirmeye çalıştığını belirten Prof. Dr. Mustafa Aydın, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde 23 yıl görev yap tıktan sonra Mısır’a askeri ataşe olduğunu ve 1994 yılında emekli olarak onur duyduğu askeri hizmetini noktaladığını dile getirdi. Prof. Dr. Mustafa Aydın, kendisinin o dönemde öğretmen ve ilk Leopar subay larından biri olduğunu, Mısır’da iken Kahire Üniversitesi’nde Dil Tarih Fakültesi’nde okuduğunu, master, doktora, doçentlik ve profesörlükle beraber akademik hayatını bugüne kadar devam ettirdiğini ifade etti.
En son Belkıs Kürkçüoğlu Hoca ile Türklerin dünya ilmine ve sanatına katkılarını anlatan bir kitabı ilk kez yayın hayatına kazandırdık larını dile getiren Prof. Dr. Mustafa Aydın, beslendikleri Türk kültüründe akademik çalışmalarını sürdürdüğünü söyledi ve Ekovitrin’in sorularını şöyle cevapladı:
İŞİN SIRRI PLANLI ÇALIŞMA VE EN MÜKEMMELİNİ YAPMA
*** Doktoradan başlayarak profesörlüğe yükseldiniz. Bütün bunların yanında inanılmaz bir girişimci ruhunuz var. Biraz da oraya gelelim. Şimdi dershaneden başlayarak başarılı girişimci tarafınızı öğrenmek istiyoruz…
Bir insan eğer başarılı olmak istiyorsa, başarıya odaklanmışsa, planlı olması lazım. Evet. Yani plansız yaptığınız hiçbir şeyden hedefe varmanız mümkün değildir. Ben planlı bir insanım. Zamanı çok iyi yönetirim. İşimi çok iyi yönetirim. Sosyal çevremi de… Dolayısıyla bunu da dediğim gibi rahmetli babacığımdan aldık. Tabii ki 23 yıl hizmet ettiğim Peygamber Ocağı da bana çok şeyler kattı.

Eğitimde bu sene 51. yılıma giriyorum. 70 yaşını devirdik sayılır. Eğer o anda yaptığım işi daha mükemmel yaparsam, o beni bir sonraki adıma taşıdı. Hangi işi yapıyorsan en mükemmelini yapacaksın. Benim felsefem böyledir. Sivil toplum kuruluşlarında da aynı prensiple işlerimi yapıyorum. Çünkü profesyonel çalışmazsanız, o iş ahlâkı sizde yoksa orayı bir yere taşımanız mümkün değildir. Sonuç, bir işi yapıyorsanız hakkıyla o işi yapmanız lazım. O işi hakkıyla yaparsanız da o iş sizi bir sonraki işe taşıyor. Ben hep hayatımda bunu gördüm.

DERSHANELERDEN KOLEJE DÖNÜŞÜM
*** Okul kuruluşlarınız nasıl başladı?
1994'ün sonunda ben emekli oldum. Allah nasip eyledi. Beşiktaş Barbaros'ta ilk Bil Dershanesi'ni kurdum. 1995-96 yılları… Orayı Türkiye'nin bir numaralı dershanesi haline getirdim. 300 küsur metrekare yerden, cumartesi pazar günde iki dönem, yani sabah-öğleye kadar, öğleden sonra-akşam; hem üniversite hazırlık kursu, yabancı dil kursları, bilgisayar kursları, matematik kampları… Hepsini böyle üst üste koyarak düşünün ki, 300-350 metrekare yerde ben 2000'e yakın öğrenciye eğitim verdim.
Türkiye'de olmayan bir şey yaptık. Yunanca, Bulgarca ve hatta Arapça kursları dahi dershanemizde yer aldı. Yüce Mevlam nasip eyledi, devam ettik. Böyle bir kartopu gibi büyümeye başladık, dershanelerimiz 100 küsura ulaştı. Sonra dershanelerin kapanma dönemi oldu. Dershane kapanma döneminde biz onları koleje dönüştürdük. Eğitimde ilk kez franchise’ı Türkiye’ye getirdik. Şu anda 50 civarında kolejimiz bulunuyor. Bil Kolejleri…

ANADOLU BİL MESLEK YÜKSEK OKULU KURULUYOR
*** Yüksekokul düşüncesi nasıl oluştu?
Allah rahmet eylesin, Milli Eğitim Bakanlığı’nın değişmez müsteşarı Trabzonlu hemşehrim Bener Cordan, o zaman YÖK'te görev yapıyordu. Bir gün beni davet etti ve dedi ki: “Bir meslek yüksekokulu kurmanızı istiyorum." Peki dedim ama ne yapacağımı bilmiyordum. Bütün yüksek okullar üniversitelerin bünyesinde. İşte o yıl, 2002’de birçok olumsuz görüşmelere ve tepkilere rağmen Anadolu Bil Meslek Yüksek Okulu’nu kurduk. "Öğrenci Boğaziçi Üniversitesi'ne gitmeyecek, Anadolu Bil Meslek Yüksekokulu'na gelecek” mottosunu hedef olarak belirledik. Bana 2000 kontenjan verdiler, ben 1984 öğrenciyle eğitime başladım. Hemen hemen yüzde 100 doluluk… Ve Türkiye'nin bir numaralı meslek yüksekokulu olduk.

UYGULAMALI EĞİTİMİN MUCİDİ
*** 2003 yılında Türkiye’de ilk kez başlattığınız bir eğitim modeli var. Bu uygulamayı anlatabilir misiniz?
İlk kez 2003 yılında Türkiye'de uygulamalı eğitimi başlattım. Bu uygulamanın mucidiyim yani, burada altına imza atarım. Ondan sonra farklı isimlerle aynı şeyi başka üniversite arkadaşlarımız, üniversitelerimizde yaptılar. Çok iyi tabii ki. Teorik eğitimin eğer uygulama alanında pratiğe dönüşmüyorsa onun bir anlamı olmadığını, teknik lisedeki tecrübelerimize istinaden ortaya koydum. Türk Silahlı Kuvvetleri'ndeki tecrübemiz, birikimler dolayısıyla orada bir örnek olduk ve bugün 2025. Hâlâ Anadolu Bil Meslek Yüksekokulu, İstanbul Aydın Üniversitesi'nin bünyesinde Türkiye'de örnek olmaya devam ediyor.
Çünkü öğrencimiz haftanın en az bir veya iki günü, meslek yüksekokulunda almış olduğu teorik eğitimi iş yerine giderek -ki bunların birçoğu da sizin yanınıza da gelip oralarda uygulama yapmışlardı. 2007 yılında da lisans bölümlerimizi açtık. Daha sonra aynı uygulamayı lisans bölümlerimizde de uyguladık. Yani şu anda İstanbul Aydın Üniversitesi'nin hem meslek yüksekokulları, hem fakülteleri öğrencileri, haftanın en az bir veya iki günü iş yerine giderek, üniversitede almış oldukları teorik eğitimi pratiğe dönüştürüyorlar. Çünkü felsefe şu, hâlâ öyle: Bilgiye dokunamıyorsan, bilgiyi ürüne dönüştüremiyorsan, bilgiye bir ekonomik değer katamıyorsanız, at çöpe gitsin.

AVRUPA BOLOGNA PROSESİ VE İAÜ
*** İstanbul Aydın Üniversitesi’nin başarısını anlatabilir misiniz?
İstanbul Aydın Üniversitesi Türkiye'de, Avrupa Bologna Prosesi’ne giren Türkiye'deki ikinci üniversitedir. Yani diplomalarını bütün Avrupa'da tanınır hale getirdik. Daha sonra Avrupa Üniversiteler Birliği'ne üye olan iki üniversiteden yine bir tanesidir. O denetim süresi içerisinde, az önce söylemiş olduğunuz bizim o uygulama sistemimizi gördüler. Meslek yüksekokulu ve lisans bölümlerinde ve bunu örnek olarak aldılar, akredite ettiler ve İstanbul Aydın Üniversitesi'nin bu uygulamalı eğitimini Avrupa üniversitelerini uygulamaya koydular ve bir örnek olarak gösterildi. Bunu burada belirtmek istiyorum.
Tabii biz 2002 yılında başlayan yükseköğretim yolculuğumuz, 2007 yılında lisans ve fakültelerle beraber, yani daha sonra yüksek lisans ve doktorayla beraber taçlanarak, bugün 50.000’in üzerinde öğrencisi olan bir üniversite haline geldik.
Bugün itibariyle 720 dünya üniversitesi ile biz işbirliği yapıyoruz. Bunların içinde Harvard da var, MIT de var, Columbia da var, Singapur Üniversitesi de var, Japonya Teknik de var, Tokyo da var. Efendim St. Petersburg da var, Münih de var, Oxford da var, Cambridge de var. Yani böyle bir yelpaze içerisinde çalışmalara devam ediyoruz.

ÖĞRENCİYİ DÜNYA İNSANI YAPMALISINIZ
*** Eğitimde hangi anlayışla öğrenci yetiştiriyorsunuz?
Temel felsefe şu: 21. Yüzyıl’da eğer üniversiteler dünya insanı yetiştirmiyorsa, sadece yerel kalıyorsa, yarına hitap etmesi mümkün değildir. Yarından sonra da yok olmaya mahkûmdur. Öğrencinizi yarından sonraya göre yetiştirmeniz lazım. Peki, yarından sonra öğrenciyi yetiştirmek için öğrenciyi bir dünya insanı yapmanız lazım. Dünya insanı yapmak, hem bu dünya üniversiteleriyle işbirliği, hem dünyanın değişik ülkelerinden öğrenciyi getirip, o öğrencilerle beraber o farklı kültürleri, farklı dilleri, farklı tecrübe ve deneyimleri bir havuzda harmanlamak gerekiyordu. Onun için uluslararası öğrenci temininde de bir öncülük yaptık.

EĞİTİM İHRACATINI BAŞLATAN BAŞKAN
*** Hizmet İhracatçıları Birliği (HİB) nasıl kuruldu?
2010 yılında Allah nasip eyledi, Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu DEİK’te, Eğitim-Ekonomi-İş Konseyi'ni kurduk. Sağ olsunlar, o dönemde bize gerçekten katkı verdiler. Hem Rifat Hisarcıklıoğlu Bey, hem Rona Yırcalı Bey, hem Zafer Çağlayan Bey, bunları ifade etmek isterim burada. Çünkü o zaman onlara anlatamadım. "Ya eğitim-ekonomi-iş konseyi ne demek?" falan diyorlardı. Dedim ki, "Bakınız, biz bu kanaldan uluslararası öğrenci getireceğiz. Siz nasıl ki bir bardağı satarak döviz girdisi sağlıyorsanız, biz de eğitim ihraç ederek döviz girdisi sağlayacağız."
2010 yılında Türkiye’de 30.000 uluslararası öğrencimiz vardı. Ben orada 10 yıl başkanlık yaptım. Orada aslında iki dönem başkanlık yapabiliyorsunuz kurallara göre. Sonra Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatıyla Hizmet İhracatçıları Birliği (HİB) kuruldu. Orada eğitimi yine kurmamızı bizden istediler. İşte orada da eğitimin başkanlığını yaptık, halen birlik başkan yardımcısı olarak yapıyoruz.
Geldiğimiz nokta üniversitelerimizin değerli uluslararası ilişkiler direktörleri ve gerçekten vizyon sahibi olan mütevelli başkanları ve rektörlerimizin de çalışmalarıyla bugün Türkiye 375.000 uluslararası öğrenciye sahip. 30.000'den 375.000'e...
Bakınız, Kasım ayı, hizmet ihracatı, daha doğrusu ihracat rakamları... Dolayısıyla hizmet ihracatını da Sayın Ticaret Bakanımız Prof. Dr. Ömer Bey ilan ettiler. 3.8 milyar dolar eğitimden Türkiye Cumhuriyetimize döviz girdisi sağladık.

*** İAÜ’DE YABANCI ÖĞRENCİ SAYISI
Başkanım, İstanbul Aydın Üniversitesi’nde (İAÜ) yabancı öğrenci oranı ile ilgili bilgi verebilir misiniz?
Üniversitemizde yabancı öğrenci sayısı 13.000. Oranımız yüzde 19. Her beş öğrenciden biri yabancı. Hedefimiz yüzde 25. Diğer yandan bugün İstanbul Aydın Üniversitesi, uluslararası kuruluşlara üye. Yani Akdeniz Üniversiteleri Birliği'ne, Avrupa Üniversiteleri Birliği'ne, Karadeniz Üniversiteleri Birliği'ne, Dünya Üniversiteleri Başkanlar Konseyi'ne… Efendim yani bunun gibi birçok eğitimle alâkalı organizasyonlar içerisinde aktif olarak görev alıyor. Bu da tabii ki o sivil toplum kuruluşlarından, eğitimle ilgili sivil toplum kuruluşlarından edinmiş olduğu tecrübeyi de üniversiteye yansıtıyor.
Hangi sektörde olursanız olunuz, içinde bulunmuş olduğunuz ortam sizi sürekli denetime ve bir yarışa tâbi tutmak zorundadır. Öyle olursa, o kuruluşun sizin için bir anlamı olur. Yani kuruluş sizi sürekli yeniliyorsa, o kuruluşun içerisinde bulunmak için sürekli bir çaba içerisinde oluyor iseniz, kendinizi oraya uygun hale getirmek için akreditasyonlar, denetim mekanizmaları, öz değerlendirme gibi mekanizmaları, anlayışları eğer içinizde hissedebileceğiniz kuruluşların içerisindeyseniz, onların size bir anlamı, bir faydası oluyor. Yoksa bulunduğunuz kuruluşlara sürekli siz bir şeyler veriyorsanız, oradan bir şey alamıyorsanız, onlar sizi sürekli aşağıya çekiyor demektir. Ne oluyor bu sefer? Sürekli kendinizi iç denetimle o seviyede tutmak zorunda, yaşayan bir üniversite durumuna gelmek durumundasınız. Eğitimi de böyle devam ettiriyoruz.

HEDEFİMİZ DÜNYADA İLK 500’E GİRMEK
*** Başkanım, İstanbul Aydın Üniversitesi'nin fiziki büyümesini gözlerimizle görüyoruz. Devasa bir kampus haline geldi. URAP ve diğer dünya üniversiteleri sıralaması hakkında neler söylersiniz?
Şu anda 600.000 m2 kapalı alanımız var, 200.000 m2 açık alanımız var. Devasa bir kampus inşa ediliyor, çok şükür. Sizler de gördüğünüz gibi, teknolojiye çok ciddi yatırım yaptık. İstanbul Aydın Üniversitesi fiziki yapısını, teknolojik altyapısını, bilişim altyapısını, laboratuvar altyapısını ve sosyal iklimini bugünün şartlarına göre tamamlamış bir eğitim kurumu. Yarına göre de hazırlanıyoruz.
Son 5 yılda bütün ağırlığımızı buraya yükledik ama yapının yüksek ve büyük olması, hacmin geniş olmasından dolayı oradaki ilerleyişimiz birazcık yavaş gidiyor. Ama son dönemlerde bu yavaşlık daha hız kazandı. Bütün derecelendirme kuruluşlarında, mesela en son 2024 -biliyorsunuz bir yıl öncesi yayınlanıyor bir yıl sonra. Gerek QS'te, gerek Times'ta, gerek URAP'ta, gerek Yükseköğretim Kurulu'nun üniversite değerlendirme raporlarında oldukça ciddi mesafeler alarak ileriye doğru gidiyor. Bu gitmeye devam edecektir.
Tabii URAP Türkiye'de yapılan bir derecelendirme. Times Higher Education var, QS var. Ondan sonra Şangay var, Avrupa var. Yani çok sayıda böyle derecelendirme kuruluşları var. Bugün dünyanın bir numarası Times'dır, Times Higher Education. Akabinde Shangay var, QS var, çok aktif olarak kullanılır.
İstanbul Aydın Üniversitesi’nin 200'de olduğu alanlar var, 300'de olduğu alanlar da var, 400'de, 500'de olduğu alanlar var. Ama genel sıralamada da, bir QS'te mesela 1000'in içerisindedir. Ama bizim hedefimiz, dünyanın ilk 500'üne girmek. Bu hedefimiz hâlâ canlı ve hâlâ kararlı adımlarla oraya doğru gidiyoruz.
Şimdi tabii burada mazeret belirtmek gerekmez. Ancak bir gerçek var. Nedir bu gerçek? Bu derecelendirme kuruluşları bir üniversiteyi değerlendirirken, o üniversitenin öğrenci sayısı, o üniversitedeki öğretim elemanı sayısı ve o üniversitedeki araştırma, geliştirme ve atıf alan yayınları bölümüyle ortaya bir rakam çıkıyor. Tabii ki bizim yüksek miktardaki öğrenci sayımız ve yüksek miktardaki öğretim elemanı sayımız, bu rakamı aşağıya doğru çekiyor.
50.000 bile bizim hesabımızda değildi. Benim normal stratejik planımda 42.000, 40.000 civarında bir rakamdı. Fakat ciddi bir talep gördük. Öğrenci sayısını 50.000’de dondurduk. Kesinlikle 50.000'in üzerine çıkmayacağız. Bütün stratejik planımızı buna göre yapıyoruz. Hedefimiz daha nitelikli öğrenciyi üniversiteye kazandırmak, daha nitelikli akademik ve idari personelle yolumuza devam etmek. Çünkü artık bundan sonraki hedefimiz dünyanın ilk 500'ünde yer almak. Bütün çalışmalarımız bu yönde.
ARAŞTIRMA ÜNİVERSİTESİ İÇİN ADAYIZ
*** Türkiye’de vakıf üniversiteleri dahil 2024 üniversite eğitim ve öğretim görüyor. Yeni bir gelişme var. Birçok üniversite ‘araştırma üniversitesi’ olmaya aday. Bu konuda sizin düşünceniz nedir?
Tabii ki!. Biz şu anda ona aday olmaya namzetiz. Çünkü üniversitemizin teknolojik, laboratuvar ve bilişim altyapısı şu anda örnek bir üniversite. Buradaki, araştırma üniversitesi olmanız için araştırma altyapınızın güçlü olması değil, araştırma yapacak insanlarınızın, öğretim elemanlarınızın yeterli düzeyde olması veya onların çalışmalarının öncelik olması lazım. Bugün araştırma üniversitesi olan birçok üniversitede İstanbul Aydın Üniversitesi'nin araştırma altyapısı yok. Dolayısıyla kesinlikle hedefimiz araştırma üniversitesi olmak. YÖK bu konuda çok güzel bir çalışma başlattı. Yeni 34 tane aday üniversitemiz var. Oraya dahil olmak isteyen arkadaşlarımız var, üniversitelerimiz var. İstanbul Aydın da bütün hızıyla bu çalışmalara devam ediyor.
Sırası geldi… Şimdi buradaki sırrımızı açıklıyorum…Uygulamalı eğitimimiz de böyle olmuştu.
2020 yılında bir hedef koyduk. Bu üniversitenin fiziki yapısı, teknolojik altyapısı, laboratuvar altyapısı, bilişim altyapısı, sosyal iklimi artık günün şartlarına göre tamamlanmıştır. Biz bütün gücümüzü, bütün yatırımlarımızı artık araştırma, yayın, Ar-Ge, proje, bu çalışmalara yönlendirdik. Akademik personelimizi de temin ederken bu kriterleri arıyoruz. O kriterlerdeki arkadaşlarımızı istihdam ediyoruz. Ama bu akşamdan sabah olan bir iş değil. Böyle bir yapının içerisinde biraz süreye ihtiyaç var.
ÇEVİK AKSİYON PLANI NEDİR?
*** Araştırma üniversitesi ile ilgili nasıl bir çalışmanız var? Bununla ilgili yol haritanızı anlatabilir misiniz?
İbremiz beklediğimizin üzerinde bir hızla yukarı doğru gidiyor. Bununla alâkalı ciddi bir ekibimiz var. Sadece bu konuya çalışıyor. Bunun adı Çevik Aksiyon Planı. Bununla hareket ediyoruz. Çevik Aksiyon Planı, yapılması gerekenlerin liste halinde yazılıp, yapılanların silinip, aklına gelip yapılması gerekenlerin ilave edilmiş olduğu bir aksiyon planıdır ve başında bir rektör yardımcımız, altında bir 15-20 kişilik çok güçlü bir kadro. Bu böyle yürüyüp gidiyor.
Evet. Uygulamalı eğitim, anlatacağım şimdi onu da. Uygulamalı eğitim de birçok üniversite tarafından ve birçok büyük holding tarafından, dünyanın bir numaralı holdingleri tarafından örnek alındı ve farklı isimlerle lanse edildi. İftihar ettik. Biz başlattık. İyi olan her şey taklit edilir.
Uygulamalı eğitimin mucidi biziz. Efendim, şimdi Çevik Aksiyon Planımız var. Bu süreçte ne yapıyoruz? Yılda iki kez üniversitemizin dekanları, belirli bölüm başkanları, belirli idari personel ile beraber, iki gün bir araya geliriz ve üniversiteyi masaya yatırırız. Deriz ki, "Üniversitemiz hangi alanlarda nerede ve nereye çıkması için ne yapılması lazım?" Bunları yukarıdan aşağı 1'den 200'e kadar yazarız. Örnek veriyoruz. Bunun ismi Çevik Aksiyon Planı'dır. Bu reçeteyi, bu aksiyon planını, bu heyetin başındaki -az önce bahsetmiş olduğum heyetin başındaki- rektör yardımcısına teslim ederiz. İsmi şudur: "Aklına geldiğini yaz, yaptığını sil. Yaptığını sil, aklına geldiğini yaz. Yaptığını sil, aklına geleni ilave et."
Bu şudur: 200 maddeyi çıkardın mı? 200 maddeyi neye göre çıkarıyorsunuz? Times'da oraya çıkman için yapman gerekenler, QS'te yükselmen için yapman gerekenler, URAP'ta çıkman için yapman gerekenler... Bu aksiyon planı böyledir. Dolayısıyla bu tamamen eğitim kalitesine yönelik şeylerdir.
Şimdi bakar, der ki, örnek veriyorum; işte her öğretim üyesinin yılda asgari 3 tane Q1 yayın olması lazım. İki tane işte Q3 yayını olması lazım. Bir tane araştırması olması lazım. 4 tane etkinlik yapması lazım. 5 tane her neyse... Onu alır. O heyetin başındaki kişi bütün birimlere bunu uygular. Yapılıp yapılmadığını takip eder. Yapılmamışsa onları ikmale bırakır. Süre verir, "Tekrar gelip kontrol edeceğim" der.
ÜZERİNE GÜNEŞ DOĞMAYAN ADAM
*** "Üzerine güneş doğmayan" bir kişi olarak günümüz nasıl geçiyor?
Yüce Mevla insanın metabolizmasını, bu vücudunu, bütün duygularını aslında insanın kendi iradesine uygun şekilde ve o insan iradesinin yönetilebileceği şekilde yarattı. Görev yaptığım yerlerdeki zorlu şartlara kısa zamanda uyum sağladık. Eğer o yeteneğinizi kullanırsanız, kendi vücudunuzu, duygularınızı, düşüncelerinizi ona göre yönlendirirsiniz.
Ben, çok olağanüstü bir şey yoksa gece 23:00 gibi yatarım. Sabah 03:00’te kalkarım. Kurulu saat gibi. Mutat olarak okumam gereken yerler vardır, onları okurum. Sonra raporlarıma, maillerime ve sosyal medya hesaplarıma bakarım. Onlara cevap veririm. Bir dost grubum var, onlara günlük yazdığım bir konu vardır. Onu da yazarım. Bu arada da sabah namazı ezanı okunmak üzeredir, namazımı kılarım. Tekrar yatarım, bir saat, bir buçuk saat tekrar uyurum. Ben en geç saat 07:30'da işimin başında olurum. Gün böyle devam eder. Bazen kendimi yorgun hissettiğim zaman olur. Şartlar müsaitse, öğlen bir yarım saat, 45 dakika uyurum. Dolayısıyla günlük uyuma zamanım 5 saati geçmiyor.
Yüce Mevla bizim irademizi, entegrelerimizi öyle kurgulamış. Biz de ona ayak uyduruyoruz. Çalışmak size ayrıca enerji veriyor. Çalışmadığınız zaman kendinizi hem gereksiz hissediyorsunuz, yorgun hissediyorsunuz, daha erken yaşlanıyorsunuz. Bu bir gerçek. Dolayısıyla Yüce Mevla'm bize vermiş olduğu bu enerjiyi, bu hayatı hem insanlık için, hem ülkemiz, vatanımız, milletimiz için, hem ailemiz için, son nefesimize kadar verimli kullanmak durumundayız. Biz de bunu yapmaya çalışıyoruz.
Şimdi bir Arap atasözü vardır. Efendim, diyor ki... İnsan kitap yüklü bir eşeğe benzer. Eğer ölmeden önce kitapları dağıtırsa, insan gibi ölür. Ölmeden önce kitapları dağıtmazsa, eşek gibi ölür… Kitap nedir? Sahip olduğumuz her şey. Maddi manevi, tecrübemiz, deneyimimiz, bilgi birikimimiz. Onun için bana böyle zaman zaman arkadaşlarım der ki, "Bu kadar sivil toplum örgütünde çalışıyorsun. Nedir bu, bırak." Ben de diyorum ki, "Eşek gibi değil İnsan gibi ölmeye çalışıyorum."
PAHALI ZOR BİR COĞRAFYADA YAŞIYORUZ
*** Eğitimin dışında ülkemizin geleceği ile ilgili mesela 2026 yılı için ne dersiniz?
Süreç ortada… Ekonomik zorluklar var, siyasi zorluklar var. Ülkemizin bulunmuş olduğu coğrafi konum... 1071'den 2025'e kadar bu ülke, bu millet hiçbir zaman rahat etmedi. Ettirmezler zaten. Bundan sonra da ettirmeyecekler. Yüce Mevla'nın bize bahşetmiş olduğu bu coğrafya, bütün dünyanın gözünün önünde, herkesin üzerine titrediği, herkesin bir şekilde bir tarafında olmak istediği, hem söz sahibi olarak olmak istediği, hem siyasi olarak olmak istediği, hem paydaş olarak, hem ortak olarak, hem de pakt olarak, hem de toprak olarak olmak istediği bir coğrafyada yaşıyoruz. Pahalı bir coğrafyamız var.
2026 yılının ülkemiz için 2025'ten çok daha parlak olacağına yürekten inanıyorum; hem ekonomik olarak, hem de siyasi olarak. Bunu bir bilim insanı olarak, bir emekli asker olarak, yurt dışında askeri ataşelik yapmış bir kişi olarak, dünyayı yakinen takip eden bir insan olarak söylüyorum.
20 yıl önceki Türkiye'nin konumuna bakınız. Türkiye’nin, dünya konjonktüründe her geçen gün daha ileriye gittiğini, daha etkin ve aktif olduğunu, artık Türkiye’siz masanın kurulamayacağı gerçeğini görüyoruz. Türkiye’nin politikaları eleştiriliyor.
Peki, dünyada hangi ülkenin izlemiş olduğu politikalar başarıya ulaşmıştır? Böyle bir şey var mı? Rusya'nın mı ulaştı, Amerika'nın mı ulaştı? Bir Kore'ye bakınız, bir Vietnam'a bakınız, bir Afganistan'a bakınız, bir Irak'a bakınız, bir Libya'ya bakınız, bir Balkanlar'a bakınız. Bu anlamda genele baktığımız zaman, eğer masada olmak istiyorsanız, söz sahibi olmak istiyorsanız, zaman zaman başarısızlıkları da göze alacaksınız. Dolayısıyla ben kesinlikle dış politikada Türkiye'nin izlemiş olduğu politikayı, izlemiş olduğu yolu çok başarılı buluyorum.
İşin esasını görmeden, işin esasını incelemeden... "Ya Suriye'de böyle oldu, Irak'ta böyle." Tamam kardeşim de, Suriye'de öyle olmamış olsaydı, sen acaba şimdi nerede olacaktın? Veya siz Irak'ta o hamleyi yapmamış olsaydınız, şimdi ne olacaktınız? Sizin Güneydoğunuz ne olacaktı?
Diğer taraftan Türk savunma sanayini ele almak gerekiyor. "Türkiye bundan sonra savunma sanayi temelli bir kalkınmayı, bir ekonomi modelini örnek almalıdır." Bunu yazılarımda ve her ortamda mümkün mertebe söylemeye çalışıyorum. Asli olan politikadır. Asli olan izlenen yoldur. Onun için şu anda Türkiye'nin izlemiş olduğu yol; Çin, Rusya, Amerika, Avrupa, Ortadoğu... Ya bir ateş çemberi içerisinde var olabilmek, bir ateş çemberi içerisinde sınırlarınızı muhafaza edebilmek, bir ateş çemberi içerisinde birinci kuşak ülkelerle ilişkileri, sınırlarınızın dışında etkili olabilmek... Bu öyle kolay bir konu değil. Dolayısıyla bu anlamdaki Türkiye’nin politikasını yürekten destekliyorum ve çok başarılı buluyorum. Tabii burada asli olan sürdürülebilirlik.
Onun için de tabii ki muhalefetiyle, iktidarıyla bu konuda birlik ve beraberlik içinde hareket etmemiz kaçınılmazdır. Çünkü bir ülkenin bekası, içeride sağlamış olduğu birlik ve beraberlikten geçer. Bakınız, bütün biz yani Kurtuluş Savaşı'na bakalım, ondan önceki Osmanlı dönemine bakalım. Nereden yıkıldık? İçeriden parçalandığımız zaman yıkıldık. Ne zaman dünyaya hükmettik? Birlik ve beraberlik içerisinde olduğumuz zaman. Bu dünyanın bir gerçeğidir.
Akıllı kişi, akıllı kurum, akıllı sivil toplum örgütü, akıllı şehir, akıllı bölge, akıllı devlet, akıllı ülke muhalefetini yaşatmalıdır. Muhalefetinizi yaşatacaksınız. Muhalefetinizi yaşatacaksınız ki, sonuçta kararı yine siz veriyorsunuz.
Dünyadaki en pahalı şey akıl değil midir? En pahalı şey fikir değil midir? En pahalı şey düşünce değil midir? Ama orada da yapıcı muhalefet çok önemlidir. Yani kırmadan, dökmeden… Özellikle dış politikada Türkiye birlik ve beraberlik içinde olmak zorunda.
Dolayısıyla, içeride tabii ki muhalefetinizi yapacaksınız. Farklı düşüncelerinizi, farklı alternatiflerinizi, farklı politikalarınızı gündeme getireceksiniz. Ama dış politikada ki bugün Türkiye'nin izlemiş olduğu politikada da, orada belli zaten, birlik ve beraberlik içinde yola devam etmek lazım. Devletin ve milletin bekası için her zor durumlarda fedakârlığın olmazsa olmaz olduğunu da bilmek gerekiyor.
AYDIN’DAN ÜÇ ÖNEMLİ TAVSİYE
*** Gençlere, milletimize yapması gereken bir öneriniz var mı?
Çok rahata alıştık. Yüzde 10 kâr eden, kendini zarar etmiş gibi hissediyor. Yüzde 50-60 kâr ediyorlar diyelim, az buluyor. Siz yüzde 5 ile aldığınız malı ancak yüzde 10, bilemediniz yüzde 15 kârla satabilirsiniz. Bu ülke nasıl kalkınacak? Avrupa’ya bakınız; yüzde 1-2 ile para satamıyor. Dolayısıyla milletimizin fedakârlık yapması gerekiyor. Bu fedakârlık da zenginlerden başlamalı. Asgari ücret alan adamdan ne alabilirsiniz ki?
Kurtuluş Savaşı’ndan bugüne geldiğimiz süreyi iyi analiz edelim. Millet olarak tasarrufu unuttuk, bir israf ve moda tuzağına düştük. Belirli kültürü olmayan, belirli altyapısı olmayıp da belirli ekonomiyi elde eden insanlar, eğer ailesini ve çocuklarını o elde etmiş olduğu servete göre formatlıyorsa, batmaya mahkumdur. Fedakârlık yoksa, israf toplumuysanız, moda tuzağı içerisindeyseniz bu toplumu kalkındıramazsınız. Bu benim 3 nasihatim… Yüce Mevla'nın bize bahşetmiş olduğu bu topraklarda asırlarca, bundan sonra da asırlarca özgür, bağımsız, ekonomik olarak, sosyal olarak, siyasi olarak yaşamak istiyorsak, sıkıntılarımızı aşmak niyetindeysek, bu üç tavsiyeme kulak asılmalı.
Sizlere bana böyle bir imkânı verdiğiniz için teşekkür ediyorum. Yıllardır süren emeğinizden dolayı Ekovitrin ailesini tebrik ediyorum.





