Batı’daki İran diasporasının üç farklı kimlik üzerinden yürüttüğü güç mücadelesi kendini gösterdi. Kimlik çatışmalarının İran’daki krizin küresel çözüm süreçlerini doğrudan etkilediği görülüyor.

8 Aralık 2025’te İran’da para biriminin sert değer kaybı ve ekonomik kriz nedeniyle Tahran Büyük Çarşı’da başlayan esnaf protestoları kısa sürede ülke geneline yayıldı. Resmî makamlar can kaybına dair açıklama yapmazken, HRANA’ya göre 17 gün süren gösterilerde 6 bini aşkın kişi hayatını kaybetti, 10 binden fazla kişi de gözaltına alındı.

Protestolarda şiddet olayları ve polis müdahalesinin artmasıyla 9 Ocak’ta ülke genelinde internet de kesildi. ABD Başkanı Trump ise İranlıların protestolara devam etmesi gerektiğini belirterek, “Kurumlarınızı ele geçirin, katillerin ve istismarcıların isimlerini kaydedin. Çok ağır bir bedel ödeyecekler. Protestocuların anlamsızca öldürülmesi durana kadar İranlı yetkililerle yapılan tüm görüşmeleri iptal ettim, yardım yolda” dedi.

İran diasporası içinde üç çatışan kimlik öne çıktı. Bunlar İrancılık (Fars milliyetçiliği), MEK (Şiilik ama Ayetullah karşıtlığı), Şiilik ve Hamaneycilik (rejime ve Ayetullah’a bağlılık). Bu üç grup Batı’daki politikaya son derece entegre.

Küresel halı sektörü İstanbul’da buluştu! ICFE 2026’da Nurteks imzası
Küresel halı sektörü İstanbul’da buluştu! ICFE 2026’da Nurteks imzası
İçeriği Görüntüle

İRAN’IN SADDAM SONRASI GENİŞLEMESİ

İran’ın nükleer emelleri üzerindeki uluslararası toplumun amansız baskısı, birçoklarının umduğu gibi diz çöktürmek yerine rejimin enerjisini kuvvetli şekilde iki ayrı alana yönlendirdi. Bunları sofistike ve saldırgan bir dış politika ile bölgesel genişleme ve küresel diasporasının seferber edilmesi olarak görebiliriz. Bu iki sütun, İran’ın derin dış düşmanlık ortamında güç kazanma ve hayatta kalma stratejisinin temelini oluşturuyor.

Bu Şii İran döneminin katalizörü, 2003’te ABD’nin Irak işgaliydi. Bu olay, sadece güçlü düşmanı Saddam Hüseyin’i ortadan kaldırmakla kalmadı; aynı zamanda İran’ın birincil bölgesel rakibini de saf dışı bıraktı. Tahran için bu tarihi bir kazanımdı. Sonraki 23 yıl, İran’ı asimetrik güç projeksiyonu konusunda ustalaştırdı. Sınırlarında güçlü bir ABD askerî varlığı, ağır ekonomik yaptırımlar ve diplomatik izolasyonla karşı karşıya kalmasına rağmen İran, Akdeniz’den Arap Yarımadası’na uzanan bir etki ağını silahlı ve sistematik olarak geliştirdi. Bu, geleneksel askerî güçle değil; vekâlet savaşı, melez diplomasi ve derin sosyo-politik nüfuz yoluyla başarıldı.

SADDAM’IN DÜŞÜŞÜ, İRAN’IN YÜKSELİŞİ

2003’te Saddam Hüseyin’in düşüşü ile Irak’ta ABD’nin yarattığı güç boşluğu, Bedir Örgütü ve daha sonra Halk Seferberlik Güçleri’nin (PMF veya Haşdi Şabi) çeşitli fraksiyonları gibi İran destekli Şii siyasi partiler ve milisler tarafından dolduruldu. İran, Irak’ı düşman bir tampon devletten stratejik bir hinterlanda dönüştürdü ve burada etkin şekilde konumlandı.

Aynı zamanda İran’ın Hizbullah’a yaptığı yatırım benzeri görülmemiş getiriler sağladı. 2006’daki Hizbullah-İsrail Savaşı’ndaki sonuç, İran’ın dış milisi Hizbullah’ın siyasi gücünde patlama yarattı ve parlamentodaki etkisinin yanında silahlı kanadını da ülkede ana unsur hâline getirdi. Lübnan devletinden daha güçlü bir paralel ordu ve sosyal hizmet ağına sahip Hizbullah; devletin içinde, devletten güçlü bir yapı oldu.

İran’ın silahlarla donattığı Hizbullah, sadece Lübnan’ın direnişini değil, İran’ın bölgesel gücünü temsil ediyordu ve Hizbullah, Tahran’ın en güçlü yabancı lejyonu hâline geldi.

2011 ARAP BAHARI’NI FIRSATA ÇEVİRDİ

2011 Arap Baharı’nın Orta Doğu’yu altüst edişi İran’a küçük varoluşsal tehditler getirse de daha çok altın fırsatlar sundu. Rejimin tepkisi hızlı ve kararlıydı; yayılmak için bir “direniş” söylemi üreterek silahlı ayaklanmalarla bölgeye hâkimiyet kurmaya çalıştı. “Direniş Ekseni” adını verdiği yapı, aslında taarruz niteliği taşıyordu.

Suriye’de Beşşar Esad’ı desteklemek için Lübnanlı Hizbullah savaşçılarını, aynı zamanda binlerce Afgan (Fatemiyun Tugayı) ve Pakistanlı (Zeynebiyun Tugayı) Şii milisi de seferber etti, eğitti ve finanse etti. Bu, iç savaşın seyrini değiştirdi ve Tahran’dan Akdeniz’e — muazzam stratejik değere sahip bir kara köprüsü — kalıcı bir İran askerî koridoru kurulmasını sağladı.

Yayılma politikası ve vekâlet savaşı durmadı; sırada stratejik jeopolitiğe sahip Yemen vardı. Husilerin 2014’te başkent Sana’yı ele geçirerek kendi yönetimlerini ilan etmesi stratejik bir zaferdi. Husiler, ithalatın yüzde 70’inden fazlasını yöneten Hudeyde Limanı’nı da alıp Marib vilayetindeki büyük petrol sahalarına doğru ilerledi.