Çünkü ben, OECD’nin ekonomi politikası alanındaki uzmanlığı, güvenilir veri analizleri ve uluslararası karşılaştırma kapasitesinin bu sürece çok güçlü bir katkı sağlayacağına inanıyorum.
OECD verileri, iklim gündemimizi somut ve etkili biçimde hayata geçirmek açısından son derece önemlidir. Çünkü bu veriler sayesinde hangi ülkelerin iklim finansmanına yeterince erişemediğini, hangi bölgelerde yatırım açığının daha yüksek olduğunu ve kaynakların nerelerde daha verimli kullanılabileceğini net biçimde görebiliyoruz.
Böylece iklim finansmanını, doğru kaynağı doğru yere yönlendirme meselesi olarak ele alabiliriz. Bu yaklaşım hem üretimde verimliliği artırmak hem de enerji, tarım, altyapı ve sanayi gibi alanlarda daha etkili iklim yatırımları yapmak açısından büyük değer taşımaktadır.
Güvenilir ve karşılaştırılabilir OECD verileri, ihtiyaçların doğru tespit edilmesini, finansmana erişimdeki eşitsizliklerin azaltılmasını ve sınırlı kaynaklarla daha yüksek iklim etkisi oluşturulmasını mümkün kılan güçlü bir yol haritası sunmaktadır.
Biz de COP Başkanlığı olarak OECD’nin bu gücünden, tüm insanlığın geleceği ve ortak evimiz dünyanın selameti için faydalanmak istiyoruz.
İklim diplomasisinin saatleri Paris’te ortak bir hedefe göre ayarlandı. Yeni dönemde görevimiz, güçlü bir uygulama düzeni kurmaktır.
Biz de; COP31’le ülkelerin kendi koşullarına uygun politikalar geliştirebildiği, finansmana erişebildiği, yatırımları harekete geçirebildiği ve sonuçları ölçebildiği bir uygulama zemini kurmak istiyoruz.
Yaklaşımımızı üç kavram üzerine kurduk: Diyalog, uzlaşı, aksiyon.
Diyalogla farklı koşulları anlamayı, uzlaşıyla ortak hareket alanını genişletmeyi, aksiyonla kararları sahada sonuca dönüştürmeyi amaçlıyoruz.
Türkiye COP31 Başkanlığını ve ev sahipliğini, Avustralya ise müzakere sürecinin başkanlığını üstleniyor. Yakın koordinasyon içinde çalışıyoruz.
Özellikle iklim etkilerine karşı kırılgan ülkelerin önceliklerinin Antalya’ya güçlü biçimde taşınmasına önem veriyoruz.
Bu kapsamda bugüne kadar önemli adımlar attık. Hatay’dan Ankara’ya uzanan temaslarımızda şehirleri, finansmanı, bilimi, özel sektörü ve mavi ekonomiyi COP31’in uygulama gündeminde buluşturduk.

Bonn’da 2035 hedeflerimizi paylaşırken, Londra ve İstanbul’da finansman ve yatırımı; Trabzon’da denizleri; Ankara’da ise ülkelerin uygulama ve finansmana erişim önceliklerini ele aldık.
Bütün bu çalışmalar bize aynı gerçeği gösterdi: İklim diplomasisinin ağırlık merkezini hedeflerden uygulamaya taşımamız gerekiyor.
Artık hangi hedefe ulaşacağımız kadar, o hedefe nasıl ulaşacağımızı da konuşmalıyız. Hangi politikayla ilerleyeceğimizi, yatırımı nasıl harekete geçireceğimizi, nasıl finanse edeceğimizi ve sonuçları nasıl ölçeceğimizi ortaya koymalıyız.
Elbette hazırlıklarımızı iki haftalık konferansla sınırlı tutmuyoruz.
Üçüncü Başkanlık Mektubumuzla on öncelikli temamızı, 2035 uygulama hedeflerimizi ve Antalya’ya uzanan yol haritamızı ortaya koyduk.
Eylem Gündemimiz, müzakerelerde alınan kararların uygulanmasını gönüllü ortaklıklar, finansman ve teknik iş birliğiyle destekleyen bir zemin sunuyor.
Temiz enerji dönüşümü ve elektrifikasyon, Sıfır Atık ve metan azaltımı, iklime dirençli şehirler, yeşil sanayileşme, gençlik ve eğitim, gıda güvenliği, okyanuslar ve denizler, dinamik ve dirençli sağlık sistemleri, Rio Sinerjileri ve İklim Uygulama Köprüsü olmak üzere on öncelikli tema belirledik.
Finansman, teknoloji ve kapasite geliştirmeyi bu alanların tamamını kesen ortak unsurlar olarak görüyoruz.
Aynı zamanda 2035’e kadar somut ilerleme sağlayacak altı uygulama hedefi ortaya koyduk.
Elektriğin küresel nihai enerji tüketimindeki payının yüzde 35’e yükseltilmesini, belediye katı atık üretiminde beklenen artışın en az yarı yarıya azaltılmasını, binalarda enerji kullanım yoğunluğunun en az yüzde 25 düşürülmesini ve küresel döngüsel malzeme kullanım oranının en az yüzde 15’e çıkarılmasını hedefliyoruz.
İklim eylemi eğitimine erişimi, iklim okuryazarlığını, yeşil becerileri ve gençlerin anlamlı katılımını da güçlendirmek istiyoruz.
Altıncı hedefimiz ise İklim Uygulama Köprüsü.
Ülkelerin iklim ve kalkınma önceliklerini yatırım yapılabilir proje portföylerine dönüştürmelerine yardımcı olmak istiyoruz.
Burada yeni bir fon veya uluslararası kurum oluşturmuyoruz. Ülke talebiyle başlayan süreçleri proje hazırlığı, kurumsal kapasite ve mevcut finansman imkânlarıyla daha güçlü biçimde buluşturmayı amaçlıyoruz.
Güçlü bir iklim hedefi tek başına elektrik şebekesini dönüştürmüyor. Bir şehrin iklim eylem planı da kendiliğinden yatırım projesine dönüşmüyor.
Politika, proje hazırlığı, kurumsal kapasite ve finansmanı aynı süreç içinde buluşturmalıyız.
Bu yaklaşımı şehirlerimizde de somutlaştırıyoruz. SURFF projemizle şehirlerin dirençlilik ve altyapı ihtiyaçlarını, proje hazırlama kapasitesi ve finansmanla buluşturuyoruz.
OECD ile Stratejik Ortaklığımız tam da bu noktada anlam kazanıyor.
OECD’nin veri ve ekonomik analiz kapasitesini, politika tecrübesini ve uluslararası karşılaştırma araçlarını COP31’in uygulama gündemiyle buluşturuyoruz.
Temiz enerji dönüşümünde elektrifikasyonun finansmanı, İklim Uygulama Köprüsü’nde ulusal önceliklerden yatırıma geçiş, yeşil sanayileşmede rekabet gücü ve yatırım hazırlığı, Sıfır Atık alanında döngüsel ekonomi politikaları ortak çalışmalarımızın temel alanlarını oluşturuyor.
Rio süreçleri, dayanıklılık, okyanuslar ve mavi ekonomi ile iklim eğitimi arasında daha güçlü politika bağlantıları kurulmasını da önemsiyoruz.
Bu alanları yüksek düzeyli diyaloglar, hedefli ekonomik analizler, politika rehberliği ve veri temelli çalışmalarla destekleyeceğiz.
Hedefimiz Antalya’ya kadar somut çıktılar üretmektir.
İklim politikasının başarısını yalnızca hedeflerin büyüklüğüyle ölçemeyiz. Asıl ölçü, bu hedeflerin ekonomide, yatırımlarda, şehirlerde ve insanların günlük hayatında ürettiği sonuçtur.
Finansmanı da yalnızca mali bir büyüklük olarak görmüyoruz. Her yatırımın karşılığında daha dirençli bir şehir, dönüşümünü gerçekleştiren bir fabrika, daha güvenli bir enerji sistemi, yeni teknolojiler ve nitelikli istihdam bulunuyor.
Tam bu noktada şunu da belirtmek isterim. Finansman meselesinin çok daha ciddi ele alınması gerektiğini düşünüyoruz.
Dünya, güvenlik anlayışını yeniden tanımlıyor. NATO ülkeleri, savunma yatırımlarını millî gelirlerinin yüzde 5’ine kadar yükselten tarihi bir dönüşümün eşiğinde.
Demek ki; dünya, geleceğe yönelik tehditler söz konusu olduğunda kaynak ayırmaktan çekinmiyor.
Peki iklim krizinden daha gerçek, daha yakın, daha kesin bir tehdit var mı? Bu durum karşısında neden harekete geçmiyoruz?
Biz iklim güvenliğine de aynı stratejik ciddiyetle, aynı ölçekte bir kaynak seferberliğiyle yaklaşmamız gerektiğini düşünüyoruz.
Çünkü biliyoruz ki; üzerinde yaşanabilir bir dünya kalmazsa, o dünyayı savunmak için harcadığımız hiçbir kuruşun da bir anlamı kalmaz.
Mesele yalnızca sınırları korumak değil; sınırların içinde yaşanacak, nefes alınacak, çocuklarımıza bırakabileceğimiz bir gelecek inşa etmektir.
Güvenlik, yalnızca askeri değil; iklimsel, ekonomik ve toplumsaldır.
İklim meselesi artık bir "gündem maddesi" değil, bir güvenlik meselesidir. Ertelenemez, ötelenemez, ikinci plana atılamaz.
Tüm OECD ülkelerini, tüm dünyayı; temiz enerjiye, elektrifikasyona, su güvenliğine, dirençli şehirlere ve yeşil sanayiye kaynak ayırmaya davet ediyoruz.
Önümüzde Antalya’ya uzanan önemli bir diplomasi takvimi var.
Bu çağrımızı her platformda dile getireceğiz. New York İklim Haftası ve Fiji’deki Pre-COP’ta ülkeleri dinlemeye, ortak alanları genişletmeye ve Antalya’nın siyasi zeminini güçlendirmeye devam edeceğiz.
11–12 Kasım’daki Dünya Liderler Zirvesi iklim eylemine güçlü bir siyasi ivme kazandıracak.
Türkiye olarak şeffaf, kapsayıcı ve uzlaşı odaklı bir COP31 Başkanlığı yürütmeye devam edeceğiz.


