Dünya genelinde tarımsal üretim, iklim değişikliği, azalan su kaynakları ve toprak kaybının yarattığı baskıyla karşı karşıya. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) 2025 raporuna göre, sürdürülebilir olmayan arazi kullanımı ve yönetimi nedeniyle 1,6 milyar hektardan fazla alan bozulmuş durumda. Küresel tatlı su çekiminin yüzde 70’inden fazlasının tarımda gerçekleşmesi ise doğal kaynakların korunmasını ve sürdürülebilir üretim yöntemlerini her zamankinden daha önemli hale getiriyor.
Türkiye’de de tarımsal üretimin geleceğine ilişkin benzer sorular gündemde. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın 2025 yılı verilerine göre, yaklaşık 37 bin çiftçi organik tarım faaliyeti yürütürken, geçiş sürecindeki alanlar hariç organik tarım alanları bir önceki yıla göre yüzde 6,3 azaldı. Bu veriler, tarımsal üretimin çevresel etkilerinin yanı sıra gıda güvenilirliği, denetim ve tüketici bilinci konularını da gündeme taşıyor. Sofralarda giderek daha fazla yer bulan ‘organik’, ‘doğal’, ‘köy ürünü’ ve ‘atalık’ gibi kavramların gerçekte neyi ifade ettiği önem kazanırken, bir ürünün nerede yetiştirildiğinden çok, nasıl ve hangi koşullarda üretildiği öne çıkıyor.

“Bir Ürünün Hikâyesiyle Üretim Yöntemini Birbirine Karıştırmamalıyız”
Tüketicilerin organik, doğal ve köy ürünü kavramlarını sıklıkla aynı anlamda kullandığına dikkat çeken MGA Tarımsal Danışmanlık Kurucusu ve Ziraat Mühendisi Merve Gülistan Aydın, bir ürünün yetiştirildiği yerin ya da dış görünüşünün üretim koşullarını ortaya koymak için yeterli olmadığını belirterek şu açıklamalarda bulundu: “Tüketicilerin en çok kafa karışıklığı yaşadığı konulardan biri, organik, doğal ve köy ürünü kavramlarının birbirine karıştırılması. Organik tarım; kuralları mevzuatla belirlenmiş, kayıt altına alınan, kontrol edilen ve sertifikalandırılan bir üretim sistemi. Türkiye’de organik, ekolojik ve biyolojik ifadeleri bu kapsamda eş anlamlı kullanılıyor. Buna karşılık ‘doğal’, ‘natürel’, ‘köy ürünü’ veya ‘hakiki’ gibi ifadeler tek başına organik üretimin kanıtı değil. ‘Doğal tarım’ ifadesi de organik tarım gibi tanımlanmış ve sertifikalandırılan ayrı bir üretim sistemi değil. Doğadan toplama ise başka bir konu; gerekli koşullar sağlandığında doğadan toplanan ürünler de organik olarak sertifikalandırılabiliyor. Ben burada özellikle şunu önemsiyorum: Bir ürünün hikâyesiyle üretim yöntemini birbirine karıştırmamalıyız. Köyde üretilmiş olması da büyük bir işletmede üretilmiş olması da tek başına o ürünün nasıl üretildiğini göstermez. Tarımda tek bir görüntüden üretim sürecinin tamamı hakkında sonuç çıkarmak en sık yaptığımız hatalardan biri. Örneğin bir üründe zararlı görmek, o ürüne kesinlikle bitki koruma ürünü uygulanmadığı anlamına gelmez. Uygulamanın zamanı, hedef zararlı, kullanılan etken madde, uygulama başarısı, sonradan gerçekleşen bulaşma ve zararlı popülasyonunda gelişebilen direnç gibi birçok değişken var. Domateste de çok benzer bir durum görüyoruz. Tüketicinin iri, pembe domatese ilgisi arttıkça ıslahçılar ve tohum firmaları da bu özelliklere sahip yeni çeşitler geliştirebiliyor. Dolayısıyla bir domatesin pembe, iri veya bize eski domatesleri hatırlatan bir görüntüye sahip olması, onun otomatik olarak yerel ya da halk arasında kullanılan ifadeyle ‘atalık’ bir tohumdan geldiğini kanıtlamaz. Aynı şekilde kusursuz görünen bir ürünün de yalnızca görüntüsünden yoğun kimyasal kullanılarak yetiştirildiği sonucuna varamayız. Bir ürünün görüntüsü bize bazı ipuçları verebilir ama üretim geçmişinin belgesi değildir. Bu nedenle tarımda tek bir parametre üzerinden kesin hükümler kurmaktan kaçınmalıyız.”

“Sertifikanın En Önemli Taraflarından Biri İzlenebilirlik ve Sorumluluk Zinciri Oluşturması”
Gıda üretiminde şeffaflık ve izlenebilirliğin tüketici güveni açısından belirleyici olduğunu vurgulayan Aydın, organik sertifikasyon sisteminin yalnızca bir belgelendirme sürecinden ibaret olmadığını, denetim ve hesap verebilirlik açısından da önemli bir işlev üstlendiğini şu sözlerle anlattı: “Küçük ölçekli üretim yapan çiftçiler arasında son derece bilinçli, özenli ve doğru tarım uygulamalarını benimseyen pek çok üretici var. Ancak bir ürünün ‘köy ürünü’ olarak tanımlanması, tek başına nasıl ve hangi koşullarda üretildiğine ilişkin bir güvence sunmuyor. Organik üretim ise belirli kurallar, kayıt süreçleri ve yetkilendirilmiş kuruluşlar tarafından yürütülen kontrol ve sertifikasyon sistemine dayanıyor. Elbette bu sistemin de sorgulanması gereken yönleri var. Tüketicinin yalnızca ürünü değil, sertifikasyon ve denetim süreçlerini de sorgulaması gerekli. Çünkü şeffaflık ve hesap verebilirlik, denetim mekanizmalarının daha etkin işlemesinde önemli bir rol oynuyor. Ama önemli bir fark var: Karşınızda izlenebilir bir süreç ve gerektiğinde başvurabileceğiniz kurumsal bir yapı bulunuyor. Organik ürünle ilgili bir şikâyette etiket ve sertifika bilgileri üzerinden ilgili kurumlara başvurulabiliyor. Yetkilendirilmiş kontrol ve sertifikasyon kuruluşları da Bakanlığın denetimine tabi. Sertifikasız ürünlerde de elbette tüketicinin genel mevzuattan doğan hakları var. Fakat üretimin kayıtlı ve izlenebilir olması, bir sorun yaşandığında ürünün kaynağının ve üretim sürecinin araştırılmasını kolaylaştırıyor. Benim için sertifikanın en önemli taraflarından biri yalnızca bir logo değil; izlenebilirlik ve sorumluluk zinciri oluşturması.”
“İnsan Sağlığı, Toprak Sağlığı ve Çevre Sağlığı Birbirinden Ayrı Değil”
Son olarak organik ve konvansiyonel tarım arasındaki dengeyi, doğal kaynakların korunmasını ve tarımsal üretimin geleceğini değerlendiren Aydın, sürdürülebilirliğin yalnızca bugünün verimliliğiyle değil, yarının üretim koşullarıyla birlikte ele alınması gerektiğini şu sözlerle aktardı: “Burada önemli bir ayrım var: Bir üründe pestisit kalıntısı tespit edilmesi, o ürünün mutlaka yasal sınırları aştığı veya sağlıksız olduğu anlamına gelmiyor. Dolayısıyla organik olmayan her ürünün sağlıksız olduğunu söylemek doğru değil. Burada gerçekçi olmak gerekiyor. Bugün dünyanın ve ülkemizin gıda ihtiyacını yalnızca organik üretimle karşılayabileceğimizi söylemek gerçekçi olmaz. Konvansiyonel üretime de ihtiyacımız var. Doğru yapıldığında; ruhsatlı girdiler doğru üründe, doğru dozda ve doğru zamanda kullanıldığında, hasat öncesi bekleme sürelerine uyulduğunda ve üretim etkin biçimde denetlendiğinde güvenilir gıda üretilebilir. Ama bunun sorunlu taraflarını da açıkça konuşmamız gerekiyor. Gereksiz ve kontrolsüz pestisit kullanımı, aşırı gübreleme ve yoğun girdi kullanımı toprağın yapısını ve biyolojik yaşamını bozuyor, toprak ve su kaynaklarını kirletiyor, faydalı organizmaları ve biyolojik çeşitliliği olumsuz etkiliyor. Yanlış pestisit kullanımı aynı zamanda üreticinin maruziyetini artırıyor ve insan sağlığı açısından ciddi risk oluşturuyor. Ben sahada bu yüzden ‘daha fazla uygulama, daha iyi üretim’ anlayışına karşıyım. Hastalık veya zararlı gördüğümüzde ilk çözüm her zaman ilaçlama olmamalı. Önce doğru teşhis; ardından kültürel önlemler, biyolojik ve biyoteknik mücadele, gerektiğinde de doğru bitki koruma uygulaması gelmeli. Ben organik ve konvansiyonel tarımı birbirine düşman iki sistem gibi görmüyorum. Ama organik tarımın çok kıymetli bulduğum tarafı, yalnızca aldığımız ürünü değil; toprağı, suyu, biyolojik çeşitliliği ve üretimin devamlılığını da sistemin bir parçası olarak görmesi. Konvansiyonel üretime bugün ihtiyacımız var; bu, onun çevresel bedellerini görmezden gelmemiz gerektiği anlamına gelmiyor. İnsan sağlığı, toprak sağlığı ve çevre sağlığı birbirinden ayrı değil. Tarımda yaptığımız her uygulamayı bu bütünün içinde değerlendirmemiz gerekiyor.”

