Yaşanabilir bir dünya için alışkanlıklarımızı değiştirmeliyiz

Abone Ol

Son yüzyılda; nüfus artışı, sanayileşme ve kentleşme, doğal kaynaklar üzerindeki baskıyı giderek arttırırken, bununla birlikte fosil yakıtların yaygın kullanımı, tarım, hayvancılık ve ulaşım gibi faaliyetlerle de doğal ekosistem giderek bozuluyor. Sınırlı olan doğal kaynaklar ve biyoçeşitlilik insanlık tarihinde görülmemiş bir hızla kayboluyor. Küresel ısınma ve iklim değişikliği gezegenimizi ve geleceğimizi tehdit ediyor. Son yıllarda etkisini giderek daha derinden hissettiğimiz iklim değişikliğinin tek başına bir çevre sorunu olmadığı, ekonomik ve sosyal yaşam için küresel ölçekte en büyük tehdit olduğu anlaşıldı. Küresel ısınma; orta ve uzun vadeli sonuçları itibariyle yerküreyi ve tüm canlıların yaşamını riske atan dünyanın en önemli ortak küresel sorunlarından biridir. Gün geçtikçe kriz haline dönüşen iklim değişikliği sürdürülebilir yaşam kalitesini düşürüyor; bununla birlikte tarım, sanayi, turizm ve enerji başta olmak üzere pek çok sektörü olumsuz etkiliyor, ayrıca yüksek maliyetlere neden oluyor. Dünya Ekonomik Forumu tarafından 2022 yılında yayınlanan Küresel Riskler raporunda; dünyada gelecek 10 yılda beklenen 10 riskin beşinin doğrudan veya dolaylı olarak küresel iklim değişikliğiyle ilgili olduğuna işaret ediliyor. Raporda; insanın çevreye verdiği zarar, aşırı hava olayları, doğal kaynak krizleri, biyoçeşitliliğin kaybolması ve iklim krizi ile mücadelede başarısızlık yer alıyor. Dünya Meteoroloji Örgütü’nün 2022 yılı raporuna göre 2015 ile 2022 arası en sıcak sekiz yıl olarak kayıtlara geçti. Rapora göre; sera gazları 2021 yılında rekor seviyelere ulaştı. Avrupa Alplerinde 2022 yılında buzul erimesinde rekor kırıldı. Okyanus sıcaklıkları rekor seviyesine ulaştı.

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ

2016 dünya tarihinin en sıcak yılı, 2020 ise en sıcak ikinci yıl olması sürdürülemez bir yolda olduğumuzu ve artık uyanmamız gerektiğini bir kez daha çarpıcı bir şekilde bize gösterdi. İnsan kaynaklı atmosfere salınan sera gazlarının oluşturduğu sera etkisi ile ortaya çıkan küresel ısınma; mevsimsel değişimlere, ayrıca toprak yapısında ve doğal bitki örtüsünde değişikliklere neden oluyor, su kaynakları azalıyor.

Yağış rejiminin değişmesiyle bitkilerin ekiliş, olgunlaşma ve hasat süreleri değişiyor. İklim değişikliğinin oluşturduğu aşırı hava olayları tarım alanlarının azalmasına, bitki ve hayvan hastalıklarına, üretimde önemli ölçüde verim kaybına ayrıca ürün kalitesinin ve besin değerlerinin düşmesine neden oluyor. Fosil yakıtları kullanmaya, doğal bitki örtüsünü tahrip etmeye, ihtiyacımızdan fazlasını tüketmeye devam ettikçe iklim değişikliğinin oluşturduğu olumsuz koşulları daha da fazla yaşayacağız. İklim krizi doğal yaşamı ve gıda arz güvenliğini tehdit ediyor. Dünyanın dört bir yanında yaşanan kuraklık, sel, çölleşme, erozyon, arazi bozulması ve orman yangınları; çevreyi ve doğal yaşamı tehdit ediyor. Küresel ısınmaya bağlı olarak daha sık karşılaştığımız aşırı iklim olayları insan sağlığı üzerinde de olumsuz etki yaratıyor. Soluduğumuz hava, içtiğimiz su ve besin kaynağımız olan toprak her gün artan baskıya maruz kalıyor. Sağlıklı yaşam sağlıklı bir dünya ile mümkün.

Doğayı korumanın, yaşamı korumak anlamına geldiğini artık anlamalıyız. Otoriteler iklim krizine karşı gerekli önlemler alınmazsa yakın gelecekte ülkeler arası çok ciddi göçlere, sosyal ve ekonomik sıkıntılara, su sorunlarına yol açacağı ve hatta bunlara bağlı çatışmaların yaşanabileceğine işaret ediyor. İklim mültecileri, küresel sorunun bir parçası olarak sürekli gündemde. 2050 yılına kadar yaşanabilecek afetler nedeniyle milyonlarca insanın yerinden olabileceği belirtiliyor.

TARIM VE GIDA ÜRETİMİ ARTMALI

Araştırmalarda, 2050 yılında 10 mil yara ulaşacağı hesaplanan dünya nüfusunun beslenebilmesi için, tarım ve gıda üretiminin bugünkü düzeyinden yüzde 60 oranında fazla olması gerektiği belirtilmektedir. Artan nüfusun gıda ihtiyacını karşılamak için 100 milyar hektar daha tarım alanına ve yüzde 20 daha fazla suya ihtiyaç duyulacak. Düşünce kuruluşları 2050 yılına kadar karbon emisyonlarında kayda değer bir azaltım olmadığı takdirde, gıda ürünlerinde verimliliğin üçte bir azalacağı ve gıda fiyatlarında artış eğiliminin devam edeceği uyarısında bulunuyor. İklim değişikliğine uyum eylem planı bir an önce hayata geçirilemezse sürdürülebilir gelecekten söz edemeyiz. BM Hükümetler Arası İklim Değişikliği Panelinde, insanlık için “kırmızı alarm” koduyla açıklanan raporda küresel ısınmanın korkunç sonuçlarının daha da belirgin hale geldiğine ve iklimin korunmasına yönelik çabaların yetersiz kalındığına dikkat çekildi. 6-18 Kasım’da Mısır’da yapılan COP27 İklim Zirvesinde; Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, “Sera gazı emisyonları artmaya ve küresel sıcaklıklar yükselmeye devam ediyor. Ayağımız gaz pedalında, iklim cehennemine giden bir otoyoldayız. Hayatımızın en büyük savaşını kaybediyoruz” uyarısında bulunması yolun sonuna yaklaştığımızı gösteriyor. Zirvenin sonucunda; “gelişmekte olan ülkelerin iklim krizi sonucunda yaşamakta olduğu kayıp ve zararların karşılanmasına yönelik bir fon kurulması kararı” olumlu bir adım olarak değerlendirildi. Avrupa Birliği, ihracatla ilgili sınırda karbon uygulamasına 1 Ekim’den itibaren başlayacağını duyurdu. İhracatımızın yüzde 55’ini Avrupa ülkelerine yapıyor olmamızdan dolayı bir an önce üretimde karbon izini azaltacak tedbirlerin yürürlüğe konulması önem taşıyor. Diğer yandan, tüm taraflar yıllardır iklim değişikliğini önlemeyi, açlık ve yetersiz beslenmenin her biçimini sona erdirmeyi hedefliyor. Ancak iklim değişikliği ile mücadele kapsamında verilen vaatler, planlanan hedeflerin çok gerisinde kalıyor. Açlıkla mücadele eden kişi sayısı artıyor. FAO verilerine göre dünya genelinde 828 milyon insan açlıkla karşı karşıya, yaklaşık 3,1 milyar kişi yeterli ve güvenli gıdaya ulaşamadığı için ciddi düzeyde gıda güvensizliği yaşıyor, ayrıca 2 milyar insanda temiz suya sürekli erişemiyor. Her yıl 11 milyon insan sağlıksız beslenme nedeniyle hayatını kaybediyor. FAO’nun raporunda dışarıdan gıda yardımına ihtiyaç duyan ülke sayısının 45’e yükseldiği belirtiliyor. Bu ülkelerde yaklaşık 50 milyon insan kıtlık ve açlık tehlikesiyle karşı karşıya. İnsanların yeterli gıdaya ulaşabilmesi ve sağlıklı yaşaması için daha verimli tarım, daha iyi çevre, daha iyi beslenme ve adaletli bir paylaşımın gerçekleşmesi gerekiyor. Mahatma Gandi ‘’Dünya, herkesi doyuracak kadar kaynağa sahiptir. Ama herkesin aç gözlülüğünü doyuracak kadarına değil’’ demiştir. Gıdanın her koşulda yeterli, güvenli ve ulaşılabilir olması hayati önem taşıyor. Gıda güvenliği ve gıda güvencesi ülkelerin en büyük stratejik gücüdür. Günümüz şartlarında ülkelerin sadece silah, askeri ve savunma konuları değil, milli tarım, milli üretim ve ekonomik güçleri değerlendirilir oldu. Dışa bağımlı bir ülkenin tam anlamı ile bağımsız olduğundan söz etmek mümkün değildir. Mustafa Kemal Atatürk 1923 yılında “Milli ekonominin temeli ziraattır”, “Üreticilerden yoksun olan milletler üretenlerin esiri olur” sözleriyle üreticinin, üretimin ve kendi kendine yeterliliğin stratejik önemini vurgulamıştır. Sürdürülebilir tarım ve yaşanabilir bir dünya için ekosisteme zarar verilmemeli. İklim değişikliğinden en çok etkilenen tarım ve hayvancılık aynı zamanda küresel ısınmaya dolayısıyla iklim değişikliğine neden olmaktadır. Enerji, sanayi ve ulaşımda kullanılan fosil yakıtların yanı sıra, orman yangınları, gıda atığı, sera gazı salınımlarının yüzde 14.5’inden sorumlu olan tarım ve besicilik faaliyetleri sonucu ortaya çıkan karbondioksit ve metan gazları, sıcakların yükselmesine neden oluyor. Ayrıca çöpe dönüşen gıdalar, çevre sağlığını olumsuz etkilediği gibi sera gazı salınımına neden olarak küresel ısınmaya da etki ediyor. Gıda güvencesi ve beslenme güvenliği için doğal kaynakları sürdürülebilir kullanan iklim dostu tarımsal üretim modelinin oluşturulması gerekiyor. Ekosistemin korunması, arazi tahribatının engellenmesi ve üretim sistemlerinin iklim risklerine uyumlu hale getirilmesi, sürdürülebilir tarım ve gıda güvenliği açısından önem arz etmektedir.

YENİLENEBİLİR ENERJİ KAYNAKLARI ZORUNLULUK OLMALI

Teknolojiyi daha yaygın kullanarak doğayla dost, sıcağa ve soğuğa toleranslı, sertifikalı ve yerli tohumlarla yetiştirilen planlı bir üretim tarzı benimsenmeli. Tarımsal üretim toprağın verimliliğini koruyacak şekilde yapılmalı. Tatlı su kaynakları en verimli şekilde kullanılmalı. Tarımda basınçlı sulama yaygınlaştırılmalı. İsraftan kaçınma, atık azaltımına gitme, tekrar kullan ve geri kazan anlayışı benimsenmeli. Küresel ısınmayı önlemek için öncelikle enerji kaynakları en iyi şekilde kullanılmalı, azami tasarrufa gidilmeli. Unutmayalım ki, bu kaynaklar tükenmez değildir. Güneş, rüzgar, jeotermal enerji gibi doğada var olan yerli kaynaklardan elde edilen “yenilenebilir enerji kaynaklarına” yönelmek artık tercih değil bir zorunluluk olmalı. Bir an önce, doğaya kendisini onarma fırsatını vermek için, fosil yakıtları terk ederek daha temiz, daha yeşil büyüme modeline geçmek üzere küresel ölçekte çabaların hızlandırılması gerekiyor. Çevreye zarar veren, doğal yaşam zincirine müdahale eden insanın, sınırlı bir dünyada sınırsız büyümeyi hedef alan yaşam tarzından ve kâr odaklı bakış açısından bir an önce vazgeçmesi gerekir. Artık günümüzde kişisel çıkarların peşinden koşmanın ötesinde toplumsal faydanın peşinden gitmek gerekiyor. Bu yaklaşım insanların sadece benlik duyguları ile hareket etmesini değil, içinde bulunduğu toplumu düşünmesi gerektiğini ifade ediyor. Artık daha çok kazanmak için değil daha iyi bir dünyada sağlıklı ve huzurlu bir şekilde yaşamaya ihtiyacımız var. Ekosistemi bozulmakta olan bir dünya ile karşı karşıyayız. Küresel sıcaklık artışını yüzyıl sonuna kadar 1.5 dereceyle sınırlandırma hedefi için, fosil yakıtlara olan bağımlılığı sona erdirerek emisyonları azaltmamız gerekiyor. Dünyamızı iklim krizine karşı korumak için üreticiler doğal varlıkları verimli kullanmalı çevre dostu enerji ve üretim benimsenmeli. Tüketiciler ise aşırı tüketim ve israftan vazgeçmeli. Bir ürünü kullanırken ve tüketirken çevre dostluğu sorgulanmalı, doğa ile barış konsepti esas alınmalıdır. Türkiye iklim krizinin en olumsuz etkilerinin görüleceği Akdeniz iklim kuşağında yer almaktadır. Ülkemizin de içinde bulunduğu Akdeniz Çanağı’nda yüksek hava sıcaklıklarının sıklığının, şiddetinin ve süresinin artmaya devam edeceği, yağışların azalacağı, orman yangınlarında artış olacağı, tarımsal üretimde verimliliğin, hayvan varlığının ve bitki biyolojik çeşitliliğinin azalacağı öngörülmektedir. Kısacası; önlem alınmazsa gelecekte en önemli sorunlarımız, yanan orman alanlarında artış, su kıtlığı ve tarım ürünlerinde rekolte kaybı, buna bağlı olarak kırsal alanların sosyo-ekonomik olarak etkilenmeleri olacaktır. Montreal’de gerçekleşen BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi 15. Taraflar Toplantısı (COP15), biyolojik çeşitlilik kaybını durdurmak ve tersine çevirmek için tarihi bir anlaşmaya imza attı. Bu anlaşma doğa, iklim, ekonomi ve gıda güvenliğimiz için hayati önem taşıyor. Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı “İklim Değerlendirmesi” raporuna göre Türkiye’de 2010 yılında 556, 2020 yılında 984, 2021 yılında ise 1.024 sıra dışı hava olayı meydana geldi. Hatırlanacağı üzere; 2021 yılında 65 ilimizde kuraklık nedeniyle ciddi verim kayıpları yaşandı. Yaşanan olumsuzlukları çözüm odaklı bir yaklaşım ile aşabiliriz. 22 Nisan 2021’de Paris Anlaşmasının TBMM’de onaylanması önemli bir adım olarak görülüyor. Ocak 2022’de yapılan Tarım ve Orman Bakanlığı, İklim Değişikliği ve Tarım Çalıştayı sonuç bildirgesinde; “iklim değişikliğine uyum eylem planı ve iklim dostu tarımsal destekleme modeli”nin olması önemli bir adım olarak görülüyor. Gelecek nesillere daha yaşanabilir bir dünya bırakmak için bilimin gösterdiği yolda kamu, özel sektör, sivil toplum kuruluşları ve bireylerin iklim krizi ile mücadeleyi “imece usulü” yani gönüllü ya da zorunlu olarak ve el birliği içinde yapılmalıdır.

‘GIDANI KORU, SOFRANA SAHİP ÇIK’

Reis Gıda olarak, T.C. Tarım ve Orman Bakanlığı ile FAO tarafından ortak yürütülen 20 Mayıs 2020’de ‘’Gıdanı Koru Sofrana Sahip Çık‘’ kampanyasının destekçileri arasında bulunuyoruz. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın ‘Sıfır Atık Projesi’ kapsamındaki kriterleri yerine getirerek ‘Sıfır Atık Belgesi’ni almaya hak kazandık. Dünya Kaynakları Enstitüsü (WRI) tarafından yürütülen 10x20x30 “Gıda Kayıpları ve Atıkları ile Mücadele Girişimi”ne katıldık. Yaklaşık 25 yıldır küresel ısınma ve küresel iklim değişikliği konusunu, yapılan çalıştay ve zirvelerde, üniversitelerde, toplantılarda, yazılı ve görsel basında gündeme getirmeye gayret ettim. 2018 yılında Tarım ve Orman Bakanlığı ve Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO’nun katılımıyla düzenlenen ‘Dünya Gıda Günü’nde; Dünyada giderek sıklaşan, etkisini daha çok artıran olağanüstü doğa olaylarının sebebinin küresel ısınmaya bağlı iklim değişikliği olduğunu verilerle ortaya koyarak bir an önce mücadele edilmesinin gerekliliğini içeren bir sunum gerçekleştirdim. O günün anısına verilen ödül, sorumluluğumu daha da artırmış oldu. Sosyal fayda oluşturabilmek adına mücadeleme devam ediyorum. Doğanın bize sunduklarına saygı göstermezsek, kıymetini bilmezsek, kaynakları verimli kullanmazsak, alışkanlıklarımızı değiştirmezsek çaresiz kalacak ve yaşam şansını kaybedeceğiz. Yaşanabilir bir dünya düzeni için sadece bugün değil gelecekteki tüm canlıların hayatlarından sorumlu olduğumuzu kabul etmeliyiz ve hiçbir zaman unutmamalıyız. Sürdürülebilir bir geleceği inşa etmenin yolu, bir an önce hep birlikte sonuç odaklı çözümler geliştirerek, hayatımızı yeni sürece göre planlamaktan geçiyor. Eğer risk yönetimini uygulamazsak kriz yönetimiyle yapacak fazla bir şeyimiz kalmayabilir. Unutulmamalıdır ki “Başka bir dünya yok.”

{ "vars": { "account": "G-3HWH7J6WBF" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }