HERKES ÖĞRENCİ, HERKES ÖĞRETMEN OLURSA…

Abone Ol

Toplumumuzda bunun ne kadar yaygın olduğunu anlamak için çevrenize dikkatlice bakmanız yeterlidir. Sizce yapıcı değil de yıkıcı şekilde en çok eleştiren kişilerin toplum düzenini de en çok bozan kişiler olması bir tesadüf mü? Yoksa cehaletin ta kendisi mi? Dikkat edin temizlikten sürekli şikayet edenler kimsenin görmediği yerde en çok çevreyi kirletenler kişiler, değil mi?
Toplum düzeninin üst seviyelerde yaşatılması için, toplumun hücresi olan bireylerin eğitim ve sosyo-kültür seviyelerinin de üst düzeyde olması gerekir. Başka bir deyişle binayı ayakta tutan kolonların sahip olduğu önem ne ise toplumu ayakta tutan sevgi, saygı, hoşgörü, empati ve daha sayamadığımız birçok önemli husus da toplumun kolonlarını oluşturmaktadır. Kolon olmadan istediğiniz kadar binaya güzel bir boya, güzel bir pencere, güzel bir kapı yapın hiçbir anlam ifade etmez. Çünkü görünüşte güzel gibi görünse de işin perde arkası hiçte öyle değildir. Bırakın fırtınayı en küçük bir rüzgar da bile önce sallanmaya, kısa bir süre sonra da yıkılmaya mahkumdur. Boya, pencere, kapı gibi güzellikler elbette önemli ama kolon daha önemlidir ve ilk olması gereken de kolondur. Burada bahsettiğimiz bina boyasının insanlarının kılık kıyafeti olduğunu, pencere ve kapının da lüks ve şatafat olduğunu görebilirsek eğer; çevrenize tekrar dikkatlice baktığınızda acaba çevremizdeki eşimiz, dostumuz, arkadaşımız, komşumuz, amirimiz, işçimiz her kim olursa hiç fark etmez, acaba onlarla ilgili ne söyleyebilirsiniz? Kolonları olan binalar gibi mi, yoksa her an toplumun temeline dinamit koyanlar gibi mi? Her an insanları birbirine düşüren, yalan dolan makinesi gibi işleyen, insanların arkasından kuyu kazan, ortada hiçbir şey yokken dün siyah dediğine bugün beyaz (ya da tam tersi) diyecek kadar insanların algı düzeyleri ile alay edercesine kendini haklı gören bireylerin olduğu bir toplumda gerçek kolonların olması sizce ne kadar muhtemeldir? Bunları görmek için çok uzaklara gitmenize gerek yok, maalesef toplumumuzun büyük bir çoğunluğu çağın vebası diyebileceğimiz bu hastalığa yakalanmış durumda. 

PEKİ ÇÖZÜM NEDİR?
Her şeye karşı üç maymunu (bilmiyorum, görmedim, duymadım) oynamayı bırakıp bireyden topluma, tepeden tırnağa öğrenen ve öğreten olabilmeliyiz. Gelişmiş ülkelerin ortak özelliklerinden birisi, bu toplumların yukarıda bahsettiğimiz toplum kolonların sağlam inşa edilmiş olmasıdır. Başka ortak özelliklerinden bir diğeri ise eğitim ve kültür seviyelerinin de yüksek olmasıdır. O halde şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: “Bir toplumun eğitim ve kültür seviyesi ne kadar yüksek ise toplumda da gerçek anlamda sevgi, saygı, hoşgörü ve empati gibi değerler de o derece yüksek olmaktadır.” O halde herkesin 7/24 yapması gereken tek bir şey var: Her daim öğrenci, her daim öğretmen olmak, olabilmek. Formül buysa şayet çok kolaymış gibi düşünenler olabilir. Lakin hiçte göründüğü kadar kolay bir durum değildir. Çünkü bizim toplumda yerleşmiş yanlış bir (gerçi çok var ama) algı vardır. Eğer bir kişi bilmiyorum diyorsa ölmekten beterdir o kişinin hali. Bunun için de herkes her konuda bilsin ya da bilmesin bir şeyler konuşur, çünkü konuşması, yanlış da olsa bir cevap vermesi gerektiğinin baskısını yaşar. Sonra da ortaya bir karışık misali, Allah ne verdiyse yaz dostum… Halbuki samimi anlamda “bilmiyorum, yeterli bilgi sahibi değilim” diyebilmek en büyük erdemliktir. Herkes aynı işi yaptığı zaman ve o işin de, mesleğin de adı kişiye göre zaman zaman öğrenci zaman zaman da öğretmen olursa; toplumda herkes birbirinin öğrencisi ve öğretmeni olur. Böylece eğitim-öğretim sadece dört duvar arasında ve mesleği öğretmen diye nitelendirilen kişiler tarafından yapılmakla kalmaz, her daim her yerde eğitim- öğretim yaşanır hale gelir. Son 10-15 yıldır yaşamımıza girerek oldukça popüler bir kavram haline gelen “yaşam boyu öğrenme” düşüncesini de artık “yaşam boyu öğrenme ve öğretme” olarak bizlerin değiştirmesi gerekir. Herkesin herkesten öğreneceği ve herkesin herkese öğreteceği bir şeyler ortaya çıkar. Her yer okul, her yer sınıf, herkes öğrenci ve herkes öğretmen olur. Tüm insanları ortak bir unvanda toplayarak toplumda herkesin de gerçek anlamda eşit ve adaletli şekilde yaşamı tesis edilmiş olur. Çünkü başka unvanlar, mevki makamlar işin içine girdiği anda bireyler ve kurumlar arası eşitlik, adalet ortadan kaybolabilmektedir. Tıpkı bankada parası çok olan mudilere bankaların kendi müşterisi adı altında yarım saat önce gelen başka bir kişiden bile daha önce sıra verildiği bir yerde bireyler ve kurumlar arası gerçek eşitlik ve adaletin olduğundan ne kadar bahsedilebilir? Bankada dakikalarca gereksiz yere bekleyen kişinin yerine hiç beklemeden işlemini yaptıran kişi kendini koyabilse işte o zaman her şey değişir. Yani empati yapabilse… Empati deyip geçmeyin, herkes karşıdakinin yerine kendisini ne kadar koyabiliyorsa kolonlar da o kadar kolay ve hızlı inşa edilmeye devam edecektir. Bankadaki sıra örneği sizce yukarıda bahsedilen binanın boya, pencere ve kapılarını çağrıştırmıyor mu? Başka bir ifade ile herkesin iyi bildiği Nasreddin hocanın “ye kürküm ye” hikayesi de aynı şeyi anlatmaktadır. Esas olan kürk değil kürkün içindekidir. İşte gerçek anlamdaki bir empati de kimseyi kürk peşinden koşturmaz, kimseyi de kürkü var var diye de ayaklara kapanacak duruma kadar da getirtmez.

NE YAPARSAK YAPALIM AMA ZAMANINDA YAPALIM
Hem ülkemizde hem dünyada Network Marketingişinde üst düzeylerde yer alan ve aynı zamanda yazarlık yapan Ali Dinler’in iletişim ile ilgili bir kitabında okuduğum şu örnek öğrenen/öğreten bireyin önemini ortaya koymaktadır: Neredeyse tüm dünyayı saran savaşlar bitmiş, her ülke kendine ve çevresine göre bir sistem kurarak yoluna devam etmektedir. Gazi Mustafa Kemal’in daveti üzerine Türkiye’ye gelen dönemin İngiliz kralı ile Paşa Dolmabahçe Sarayı’nda sohbet etmektedirler. Paşa’nın şoförü misafirperverliğin ve dostluğun devamlılığının göstergesi olan kahveyi servis ederken yanlışlıkla kralın üzerine döker. Kral bir an sinirlenerek yanındaki kişilere: “Ne beceriksiz adam. Yanındakilere disiplin verememiş, ülkesini nasıl kurtarmış?” der. Bu sözleri duyunca Paşa’nın cevabı şu olmuş: “Ben bu millete her şeyi öğrettim, ama sadece uşak olmayı öğretmedim.” O halde bugünden değil; şu andan tezi yok, temel toplum kolonlarını hep birlikte inşa etmek için öğrenen ve öğreten birey olarak her daim görevimizin başında olalım. Diğer meslekler (doktor, mühendis, manav, berber…) bizim üçüncü, beşinci işimiz olsun ki mutlu, huzurlu ve refah dolu yarınları miras bırakalım. Unutmayalım ki ne öğrendiğimiz ve ne öğrettiğimiz bizi ve bizi biz yapanları yarınlara taşıyacak. Yararlı şeyler öğrenelim ve öğretelim. Ama asla insanı insana köle yapacak şeyler öğretmeyelim. Herkes kendi ayakları üzerinde durabileceği şekilde bir yaşam çizgisi yakalayabilirse, kimse kimseyemuhtaç olmayacak, biri diğerine uşaklık yapmak zorunda kalmayacaktır. Ayrıca he ne yaparsak yapalım zamanında yapalım. Akıp giden ve geriye asla gelmeyen zamanı dolu dolu yaşayalım ve yaşatalım. Hiç sordunuz mu kendinize, “Acaba bu yazıyı okurken bile kaç yaprak dalından kopup gitti, hayat dolu bakan kaç göz daha kapandı, nerelerde güneş tekrar doğmamak üzere battı?” İşte tüm bunlar telafisi mümkün olmayan şeyler. O yüzden zamanı ne kadar doldurabilirsek dünyaya o kadar katkı sağlamış oluruz. Unutmayalım ki “boş zaman yoktur, ancak boşa geçen zaman vardır” diyerek son sözümüz şu olsun: Yapacaklarını yarına bırakma, bakarsın yarın olur da SEN olmazsın…
{ "vars": { "account": "G-3HWH7J6WBF" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }