DEVLET DESTEKLERİNDE VERİMLİLİK ANALİZİ & TEŞVİKLER ETKİN VE SONUÇ ODAKLI MI?

Abone Ol

Sanayi toplumundan, bilgi toplumuna ve bilgi ötesi toplumlara geçiş yaptığımız böyle bir evrede, Türkiye’de Ar-Ge alanındaki gelişmeler maalesef beklenen ve istenen seviyede değil. Devletin vermiş olduğu “teşvikler,” katma değer yaratan ürünlere dönüşemedi.

Türkiye’nin sanayileşme süreci, Atatürk’ün yaptığı eşsiz hamlelerle başlamıştır. 1923 yılında toplanan Birinci İzmir İktisat Kongresi ve bu kongrede alınan kararlar, Türk ekonomisi için bir milat olmuştur. Atatürk, İzmir İktisat Kongresi’nde; “Siyasi, askeri zaferler ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, ekonomik zaferlerle taçlandırılmamışlarsa, meydana gelen zaferler devamlı olamaz. Ekonomi demek, her şey demektir, yaşamak için, mutlu olmak için, insan varlığı için ne lazımsa onların hepsi demektir. Ziraat demektir, ticaret demektir, çalışma demektir, her şey demektir" demiştir.

18. yüzyılda başlayan Sanayi Devrimi’nin çok gerisinde kalan Türkiye, üst üste yaşanan savaşlar, işgaller ve en son “Bağımsızlık (Kurtuluş) Savaşı ile zaten bitme noktasına gelmişti. Geri kalmışlığın makus talihini yenmek için başlatılan yatırımlar ve hamlelerle, Türkiye küllerinden yeniden doğmaya başlamıştır.

Devlet eliyle bir yandan özel sektör desteklenirken, öte yandan da 1929 küresel ekonomik buhranı ortamında kamu (devlet), sanayileşme yatırımlarını kendisi üstlenmiştir. Zaten o dönemde savaştan çıkmış ülkenin, birikmiş özel sermayesi ve yetişmiş insan gücü yok denecek kadar azdı. Ayrıca Türk toplumunun sosyolojisi, serbest piyasa ekonomisine ve girişimcilik kültürüne henüz çok hazır değildi. Teknik okulların yetersizliği ve alt seviyede bulunan sanayi kültürü nedeniyle, insan ve bilgi altyapısı tam oluşmamıştı. Devlet, mecburen girişimlerde karar alan ve uygulayan yapı olarak öne çıktı. Kısacası genç cumhuriyetin sanayileşme süreci, devlet eliyle oluşturulmaya çalışıldı. Denilebilir ki Türkiye, 2000’li yıllara kadar, yarı sosyalist, yarı liberal ekonomi modeli uygulamaktaydı. Özellikle Turgut Özal ile başlayan liberalleşme, toplumun birden bir çözülmesine, serbest piyasa ekonomisinin kuralsız yaşanmasına ve o dönemde verilen teşviklerin, hoyratça heba edilmesine neden oldu.   

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ise dünya, yeni bir ekonomik değişim ve dönüşümün eşiğindeydi. Bu dönüşüm, bilimin ve aklın özgürlüğünün ışığında, teknoloji alanında meydana gelen bir devrimdi. Öyle ki bu tarihten sonra, küresel şirketler oluşmaya başladı. Ardından globalizm akımıyla, teknoloji ağırlıklı dev şirketler, dünyaya hükmetmeye başladılar.

Üretim odaklı şirketler, ancak onlarca yıllık birikimle büyürlerken, teknoloji atmosferinde var olan şirketler, birden bire dünyanın en yüksek ciro yapan şirketlerine dönüştü. Bunda şüphesiz devletlerin, teknolojik yatırımlara ve Ar-Ge’ye verdikleri desteklerin payı büyüktü. Özellikle gelişmekte olan ülkeler açısından devlet destekleri, büyümenin ve gelişmenin vazgeçilmeziydi. ABD, Japonya, Güney Kore, Tayvan, Çin, Almanya buna en iyi örnek ülkelerdir.

Özellikle Türkiye’nin modellemeye çalıştığı, Güney Kore örneğinde devlet; önce eğitim ve insan altyapısına yatırım yaptı. Daha sonra stratejik önemde gördüğü sektörlerde yatırımlara, girişimcilere ve şirketlere yön veren, denetleyen ve de destekleyen bir unsur olarak, gelişim süreçlerinde yanlarında oldu. Elektronik ve makine-otomotiv sektörlerinde bunu daha fazla yaptı.

Gelişmiş diğer ülkelere baktığımızda ise ülkeler, rekabeti sürdürebilecekleri alanlara öncelik verdi. Üretim, pazarlama, insan kaynaklarını yetiştirme, üniversite-sanayi etkileşimleri/işbirlikleri ve şirketleri yönlendirme ve desteklemede doğru yatırımcılar için, pozitif ayrımcılık yaptı. Devlet aklı, çok ileri görüşlü ve vizyoner planlar ortaya koyabildi ve bunun sonuçlarını da pozitif yönde aldı.

Bugün gelişmiş Batı ülkeleri, Endüstri 4.0 ve 5.0 konuşmaktadır. Yapay zekalar, nesnelerin interneti, kodlamalar, robotik zekalar vb. teknolojiler, kocaman bir ekosistemin, birer dişlisi olarak gelişerek büyümeye devam etmektedir.

Bu sürecin altındaki temel ise şüphesiz ki Araştırma-Geliştirme (Ar-Ge) faaliyetlerinin ta kendisidir. Firmaların ve araştırma enstitülerinin, gelecek (Fütürizm) hakkında çok iyi öngörülerde bulunması gelişmenin temel taşıdır. Kritik sektörlere ve stratejik konulara yatırım yapılması, bu alanda Ar-Ge’ye ciddi finansal destek, nitelikli insan kaynağı yetiştirilmesi gerekir. Örneğin, yapay zeka araştırmalarının geçmişi çok eskidir. Bugün bu alanda, ne kadar isabetli öngörülerle çalışıldığı ve yatırımlar yapıldığı ortadadır.

Esasen Ar-Ge bir kültür ve vizyon meselesidir. Kamu kar amacı gütmeden, sanayinin ve teknolojinin gelişmesi için çaba harcar ve özel sektörün yetersiz kaldığı durumlarda devreye girerek, destek olur. Özel sektör de kar amacı gütmesine karşın, Ar-Ge’yi bir kültür olarak seçer ve Ar-Ge çalışmalarını para kazanma aracı olarak değil, öncelikle gelişme olarak benimser.

Ar-Ge kapsamında yapılan temel araştırma ile uygulamalı araştırmaların maliyetlerine şirketler kolay katlanamaz. Kamu desteği şarttır. Ancak bunun için, kamu kaynakları iyi planlamalı ve doğru projelere aktarılmalıdır. Özellikle deneysel araştırmalar, şirket Ar-Ge’leri bünyesinde yapılabilir.

TÜRKİYE’DE DURUM NEDİR?

İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında, Batı’dan, özellikle de Almanya’dan kaçan bilim insanları, Türkiye’nin bilimsel gelişmesinde çok önemli rol oynamışlardır. Bana göre bu dönem, Türkiye’deki üniversitelerin “altın çağı”ydı. O dönemde yetişen bilim insanları, sonraki nesilleri yetiştirdiler. Bu bayrak yarışı, 1940’lardan, 2000 yıllara kadar devam etti. 

Türkiye, tarım toplumundan, sanayi toplumuna geçiş yaparken, katma değerli ürünlere dayalı ihracat yapmaktan uzaktır. Daha çok montaja dayalı bir sanayi yapımız vardır. Oysa dünyanın en değerli şirketlerine baktığımızda, teknoloji şirketlerinin başını çektiğini görürüz ve bu şirketlerin değeri 100 milyar dolarla ifade edilmektedir. Ülkemizin en değerli markalarını alt alta topladığımızda, ilk 20 markanın değerinin, tek bir teknoloji şirketi kadar etmediğini, çıplak gözle görürüz.

Şimdi diyebilirsiniz ki Türkiye hızla gelişiyor. 10 yıl önce, 20 yıl önce daha geriydik. Evet, bu doğrudur ancak eğer gelişmelere içerden bakarsak yanılırız. Dünyanın nasıl geliştiğini görmeden, daha 50 yıl öncesinde savaşlarla, yokluklarla, var olma mücadelesi veren ülkelerin, bugün nasıl refah seviyelerini yükselttiklerini, dünyanın ilk 10 ekonomisi içinde yer aldıklarını analiz etmeden, Türkiye’deki sanayileşmeyi ve teknolojik gelişmeyi sağlıklı kıyaslayamayız.  Zira Güney Kore, Hindistan, Tayvan, Malezya gibi ülkelere bakmamız, kıyaslama açısından çok önemlidir.

Sanayi toplumundan, bilgi toplumuna ve bilgi ötesi toplumlara geçiş yaptığımız böyle bir evrede, Türkiye’de Ar-Ge alanındaki gelişmeler maalesef beklenen ve istenen seviyede değildir. Devletin vermiş olduğu “teşvikler,” katma değer yaratan ürünlere dönüşememiştir.

Ar-Ge için ihtiyaç olan şey; işletmelerin iyi bir pazarlama kültürü, tüketici hakkında bilgi, duyarlılık geliştirmeleridir. Ar-Ge kültürünün gelişmemiş olması, başarısızlıklarımızın ana etkenlerinden birisidir. Bu şirket üst yönetimleri düzeyinden başlayan, başat bir sorundur. Ar-Ge yapan şirketler, genelde Ar-Ge stratejilerinde, lideri takip modeli izliyor. Yeni ürün üretiminin farkındalığını algılayamıyor ve nitelikli ve öncül ürün üretmeyi de hedefleyemiyor.

Bir de buna, hem kamuda, hem de özel sektörde, proje yazma, izleme ve değerlendirmede, uzman personel yetersizliği eklenince, ekosistem hedeflenen sonuca ulaşamıyor. Üniversitelerdeki akademisyenler de gönülsüz davrandıkları için, üniversite-sanayi işbirliği yaygınlaşamıyor. Bu bağlamda, Ar-Ge Merkezleri örneğine bakarsak, Ar-Ge Merkezleri; katma değerli, yüksek teknolojili, yenilikçi ürünler üretmek yerine, devlete daha az vergi vermek için yaptığı ürün geliştirme faaliyetlerini, Ar-Ge olarak gösteren ve esasında nitelikli Ar-Ge işlerine yeterince odaklan(a)mayan bir sanayi Ar-Ge merkezleri topluluğu haline dönüştüğünü üzülerek görüyoruz. Maalesef bu bizim şu anki gerçeğimizdir.

Özellikle son 10 yılda, başta savunma sanayi olmak üzere, bazı sektörel düzlemde elbette önemli adımlar atıldı ancak bunun yeterli olmadığı çok açıktır. Devletin vermiş olduğu teşvikler ve destekler, iş dünyası tarafından doğru ve verimli kullanılamadı. Bunun başlıca sebebi, şirketlerin henüz teknoloji ve Ar-Ge kültürünü içselleştirememiş olmasıdır.

Bugün devlet desteklerinin çeşitliliği açısından Türkiye, dünyada ilk sıralarda yer almaktadır.  Gerçekten çok önemli ve çeşitli devlet teşvikleri olmasına rağmen, şirketler bu destekleri verimli kullanmaktan ve katma değerli ürünler yaratmaktan çok uzaktır.

Genel olarak değerlendirdiğimizde, maalesef ülkemizde hala Ar-Ge bilinci ve kültürü oluşmuş değildir.  İnsan kaynaklarının etkin ve verimli kullanılamaması, dışardaki gelişmelerin yeterince dikkatli takip edilememesi, küresel pazarlama becerisinin yetersizliği, proje yazma ve uygulamada eksiklik, teknolojik kavramların biçimsel algılanması, alınan teşviklerin veya hibelerin Ar-Ge amaçlı değil, şirket maliyetlerine katkı şeklinde görülmesi, Ar-Ge’deki verimsizliğimizin başlıca nedenleridir. Ayrıca özel (vakıf) üniversitelerin bilimsel çalışmalardan ve Ar-Ge’den uzak oluşu, devlet üniversitelerinin de yeterli kaynak bulamaması veya mevcut kaynakları da etkin ve sürdürülebilir kullanamaması ve her şeyden evvel, üniversite-sanayi iş birliğinin bir türlü istenen seviyede olmayışı, Ar-Ge’de hedeflenen projeksiyonlardan çok uzak kalmamıza neden olmaktadır. Her ne kadar Güney Kore modelini temel alsak da uygulamada ve hedefte, hatta vizyon ve misyonda, bu algıdan oldukça uzağız.

Uzakdoğu kültürlerinin özünde bulunan disiplin ve birlikte hareket edebilme becerisi, vizyoner devlet politikalarıyla birleşerek hedeflerine ulaşmıştır. Kaynaklar doğru kullanılmış, devlet birleştirme ve organize etme konusunda aktif roller alabilmiştir.

Türk kültürünün kendine özgü bağımsız yapısını, sosyolojik evriminin farklı gelişimi, girişimcilik ve yaratıcılık-hayal etme kültürünü doğru ve sağlıklı oluşturamaması gibi daha temel sorunlarımızın, eğitim anlayışımıza ve toplum antropolojimize dokunan boyutları da vardır.

Diğer bir kritik konu ise girişim sermayelerine destek olan kuruluşların enteresan bir şekilde hizmet sektörlerine öncelikli yatırıma hevesli olmasını da dikkate almakta yarar vardır. Üretime dokunan ve dayanan sektörlerde girişimcilik ve inovasyonlar yeterince güçlü değiller ve desteklenmekte de geride kalmaktadır. Bu sektörlerin desteklenmesi ülke açısından arz güvenliği ve cari açığa katkı açısından daha da stratejik önemdedir.

Ülkemizde Ar-Ge harcamalarının GSYH’ya oranı, yüzde 1 bile değildir. ABD, AB, Güney Kore, Çin, Almanya, Japonya gibi ülkelerde bu rakam yüzde 2,5-3 seviyelerindedir.    

Küresel yarışta inovasyon, teknoloji ve Ar-Ge itici güçtür. Yenilikçi, katma değeri yüksek, küresel güçlü markalar oluşturmak, Türkiye’nin en önemli hedefi olmalıdır. Projeler yazıldıkça, patent sayısı artıkça, buluşlar ve tasarımlar laboratuvardan çıkıp, ürüne dönüştükçe ve Ar-Ge kültürü şirketlerin temel hedefi oldukça, yarıştan kopmayız. Şu kesin ki, devlet teşviklerini verimli kullanamadığımız ve heba ettiğimiz sürece, sosyal ve ekonomik değer yaratmadıkça, rekabetimizi güçlendirmedikçe, global dünyanın, en dışında kalırız.

Son olarak bizdeki patron profili kurumsal kültüre fazlaca yatkın olmayan görece kontrolcü ve garantici bir kültürdür. Riski fazla sevmez, bu daha çok tüccar girişimci kültürü diyebileceğimiz bir yapıdır. Sanayicilik ve tüccarlık kültürü çok farklı şeylerdir.

Sanayici sürekliliğe inanan, insana ve bilgiye yatırım yapan, öncelikle ve her zaman kar odaklı olmayan, üretmek ve ortaya memleket adına yeni bir şey koymaktan haz alan, bir üst iş adamı kültürüdür. Son 30 yılda, bu insanların işini zorlaştırmak için, elimizden geleni yaptığımızı belirtmeliyiz. Önümüzdeki dönemde alışılmış kuralların dışına çıkabilecek, çılgın sanayicilere ihtiyacımız var; hem de her sektörden birkaç tane.

{ "vars": { "account": "G-3HWH7J6WBF" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }