banner363

banner380

banner453

banner454

banner403

banner420

31.03.2014, 01:15 8169

DÜNYA, “SOĞUK SAVAŞ'A” GERİ Mİ DÖNÜYOR?

 Putin'in “Ali Cengiz Oyunu” ve Batı...

Rusya, geçen ay ABD ve Avrupa’nın şaşkın bakışları altında, Ukrayna’nın kanadı altında ki Kırım’ı el çabukluğuyla kapıp, bir oldubittiyle yutuverdi. Her şey öyle çabuk ve baş döndürücü bir hızla gelişti ki, dünya ne olduğunu anlamaya çalışırken, Başkan Putin çoktan votkasını açmış, Kremlin’de danışmanlarıyla Kırım’ı Rusya topraklarına katmanın zaferini kutluyordu. Mesaj gayet açıktı. Artık Rusya, Batı tarafından kendisinin yeniden bir ‘süper güç’ olarak tanınmasını istiyordu. Bu bağlamda Kırım’ı ilhak ederek ABD ve Avrupa’ya resmen meydan okudu. Kırım olayı, iki blok arasında ki balayını bitiren, gelecekte daha da ciddi ve tehlikeli krizleri tetikleyecek gerilimli bir dönemin açılış salvosuydu.
 
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Avrasya’da çizilen yapay sınırlar, dünyayı ikiye bölerek Soğuk Savaş yıllarını doğurmuştu. 1991’de çöken Sovyetler Birliği tarihin derin ve karanlık dehlizlerine gömülürken, duvarlar art arda yıkılıyor, hür dünyanın sınırları yeniden çizilerek bugünkü meşru halini alıyordu. Böylece doğu ve batı bloğu arasında yıllardır süren kan davası nihayet sona ermiş, Soğuk Savaş bitmiş, dünya rahat bir nefes almıştı.
 
KARTLAR YENİDEN DAĞITILMIŞTI
Dünyada kartlar yeniden karılıp dağıtılırken, oyunun kuralları da tekrar yazıldı. Patlayan teknolojiyle yeni bir dünya geliyordu. Eski ezberler bozulmuş, Amerika değişmiş, Avrupa değişmiş, Çin değişmişti. Değişemeyen Orta Doğu ise, bu yeni döneme ayak uydurmaya çalışıyordu. Esen sert ve soğuk rüzgârların yerini, artık imbat yelleri almış, dünyayı bahar havası kaplamıştı. Karşılıklı olarak kılıçlar kınına sokulurken, süngülerde silahlardan sökülmüştü. 
 
Soğuk Savaş sona erdiğinde, dünyada böylesine olağanüstü iyimser bir hava vardı. Herkes geçmişin çekişmeli ve gerilimli atmosferinden uzak, yeni bir dünya düzeninin kurulmasını arzuluyordu. Sovyetlerin dağılmasıyla büyük bir ekonomik krize giren Rusya, belini doğrultmak için batıyla kavga etmeden yaşamak zorundaydı. Bunun yoluda tavizler verip karşılıklı güven oluşturarak iyi ilişkiler kurmaktan geçiyordu. Ekonomik yardım alma uğruna Doğu Avrupa’dan çekilerek uydusu konumunda ki cumhuriyetleri özgür bıraktı. Komünist rejimin dağılmasına göz yumdu. Top yekûn bir stratejik çekilme dönemine girdi. Hatta onunla da kalmadı, daha da ileri giderek 2002 yılında kendisine karşı Soğuk Savaş yürüten NATO’yla kol kola girip, ortak askeri projelere imza attı. NATO-Rusya Konseyi adı altında oluşturulan bir oluşuma katıldı. Adeta iki dünya arasında tam bir balayı havası yaşanıyordu.
Rusya, Avrupa ile başta enerji olmak üzere bir dizi ekonomik anlaşmalar yaparak ekonomisini düzeltme yoluna soktu. Özellikle petrol ve doğalgaz gelirleri sayesinde 2000’den sonra kısa süre içerisinde kendini toparladı.
 Avrupa’ya sattığı enerji ile zenginleşme sürecine girdi. Bir taraftan bunlar olurken, Avrupa ve NATO’da boş durmuyordu. Sovyet Rusya’nın çekilmesiyle boşalan alanları kısa sürede hızla dolduran Batı, komünist rejimin çöküşüyle dağılan eski cumhuriyetleri hızla kendi kanadı altında toplamaya başladı. Çek Cumhuriyeti, Polonya, Macaristan gibi Doğu Avrupa ülkelerinin yanı sıra, eski Sovyet Cumhuriyetleri Estonya, Letonya ve Litvanya’da hem AB, hem de NATO üyesi oldular.
 
ESKİ EMPERYAL SOVYET, HORTLUYOR MU?
Fakat bir süre sonra Rusya’da iktidar, Sovyetlerin dağılmasını hazmedemeyen Rus milliyetçilerinin eline geçti. Artık Kremlin, eski Sovyet yayılmacılığını hortlatarak tüm Avrasya üzerinde, Atlantik’ten Pasifik’e, Kuzey Kutbu’ndan Akdeniz’e ve Hint Okyanusu’na kadar uzanan geniş bir coğrafyada kıtasal hâkimiyet kurma hayalleri taşıyan, aralarında Başkan Putin’in de bulunduğu Rus milliyetçilerinin kontrolündeydi. Eski Sovyet yayılmacılığının süper imparatorluk günlerini özleyen bu milliyetçiler, Vladimir Putin gibi güçlü bir liderin arkasında saf tuttu.
 
Zamanla batının etkisi, Ukrayna kapılarına kadar gelip dayandı. AB Ukrayna’yı kendi evinin bahçesine çekmeye kalkınca, ortalık bir anda karıştı. Ülke batı yanlılarıyla Rus yanlıları arasında patlak veren kanlı bir iç çatışmanın içine sürükledi. Kavgayı batı yanlıların kazanması ardından, Rusya yanlısı Devlet Başkanı Yanukoviç başkenti terk edince, Rusya düğmeye bastı.         
Oysa bir yüzü batıya diğer yüzü Rusya’ya dönük olan Ukrayna, iki tarafında uzak durması gereken tehlikeli bir gerilim hattı ve asla geçilmemesi gereken kritik bir kırmızıçizgiydi.  Batı ile Rusya arasında adeta hassas bir sinir ucu konumunda olan bu bölge, uzun vadeli stratejik çıkarları için Moskova’nın savunmak zorunda olduğu elinde kalan önemli en son stratejik kalesiydi.
 
Aslında tam bir katı Rus milliyetçisi olan Putin’e göre, Sovyetlerin dağılmasından sonra başlayan Rusya’nın tarihi kıtasal geri çekilme süreci, artık durmalıydı. Ukrayna ise bıçağın kemiğe dayandığı son noktaydı. Burası kaybedilirse, Karadeniz Filosu’nun en önemli limanları elinden çıkacak, Rusya’nın Kırım üzerinden Karadeniz’e açılan kapısı kapanacaktı. Bu yüzden Ukrayna’nın batıya kaptırılması, Rus milliyetçileri açısından asla kabul edilemez bir durumdu. Çünkü bu Moskova’nın yüzyıllardır izlediği coğrafi derinlik stratejisinin de çökmesi demekti. Artık Putin’e göre emperyal bir güç gibi hareket etmenin zamanı gelmişti. Ve nihayet uzun zamandır sabırsızlıkla beklediği fırsat, Putin’in kucağına düştü.

NEDEN KIRIM?
Putin, Sovyetler döneminde Tatar Türklerinin yurtlarından atılarak sürülmesinden sonra büyük oranda Ruslaştırılan Kırım’ı gözüne kestirdi. Burası, Soğuk Savaş sonrası doğu ve batı bloğu arasında yer alan kritik fay hattında ki çatlağının içinde sıkışıp kalmış, son derece stratejik öneme sahip bir bölgeydi. 1954 yılında Kruschev, Ukraynalılar ve Ruslar arasındaki birliği pekiştirmek için Kırım’ı Ukrayna’ya hediye etmişti. Ama Sovyetler Birliği dağılınca Karadeniz Donanması da risk altına girdi. Bunun üzerine Rusya bu kez eski toprağı olan Kırım’ın Sivastopol limanını, Ukrayna’dan kiralanmak zorunda kaldı. Bu yüzden Ukrayna’nın Batının şemsiyesi altına girmesi, Kremlin için tam bir felaket olabilir, Rusya’nın yüzlerce yıllık sıcak denizlere erişimi sonlanabilirdi. İşte bu noktada Putin Ukrayna’nın tamamını kaybetmektense, Kırım gibi Rus ağırlıklı stratejik bölgelerin, parça parça koparılarak ele geçirilmesi politikasına yöneldi.

PUTİN’NİN ‘ALİ CENGİZ OYUNU’
Amerika ve Avrupa kendi siyasi ve ekonomik sorunlarıyla boğuşuyor, NATO ise adeta kış uykusuna dalmıştı. Putin hiç kimsenin beklemediği bir anda harekete geçti. Aslında Rusya’nın Kırım operasyonu çok ince detaylarla planlanmış, hesabı önceden yapılmıştı. Eski bir KGB ajanı olan Putin, ancak istihbarat örgütlerinden beklenecek bir psikolojik oyunu uygulamaya soktu. Önce Kırım sokaklarında birden bire beliren ve kim olduğu belli olmayan askerler, sonra Kırım Parlamentosu’nun Rusya’ya bağlanma kararı ve ardından da Rusya taraftarı sokak gösterileriyle bulanık bir ortam yaratıp Batılıların kafalarını karıştırdı. Uyguladığı senaryoya göre, 15 Mart’ta yapılan referandumda da bağlanma kararı çıkınca, kendisine dış dünyaya karşı bu talebi onaylayarak kabul eden ülke rolünü oynamaktan başka yapacak bir şey kalmadı. Kısacası Putin ‘Ali Cengiz’ oyunuyla Kırım’ı dünyanın ve batının şaşkın bakışları altında, tek silah patlatmadan, adeta tereyağından kıl çeker gibi Ukrayna’dan koparıp aldı.

ABD VE AVRUPA KIRIM İÇİN SAVAŞIR MI?
Ardından tüm gözler, bu oldubitti karşısında nasıl bir tavır alacağı merakla beklenen ABD ve Avrupa’ya çevrildi. Olayın hemen sonrasında Amerika ve Avrupa’nın Rusya’ya karşı aldığı bir dizi yaptırım kararları, Putin için sağır kulağa mırıldanılan bir ninni gibiydi. Daha işin başında yaptırımlar konusunda ABD ile Avrupa arasında ortak bir hareket bütünlüğü olmadı. Avrupa’nın yaptırım kararları ile Amerika’nın açıkladıkları, birbirleri ile uyumlu değildi. Bir yandan NATO, dünyaya Rusya’yla aralarında Soğuk Savaş dönemi sonrasının en büyük krizinin çıktığını ilan ederken, diğer yandan Fransa gibi NATO üyeleri Rusya’ya amfibi savaş gemileri satmaya devam ediyordu. Bu bakımdan Batı’nın Rusya’ya verdiği mesajlar tutarlı ve inandırıcı değil, hatta oldukça da karmaşıktı.
Ayrıca ne ABD’nin ne de Avrupa’nın Rusya’ya karşı artık eskisi gibi etkili ve caydırıcı bir yaptırım gücü yok. Yapılabilecekler hem askeri hem de ekonomik açıdan oldukça sınırlı. Bu konuda Avrupa ve ABD’nin konumları birbirlerinden oldukça farklı.

RUSYA’NIN KUCAĞINDA Kİ AVRUPA
Bir taraftan Avrupa’nın Rusya’ya olan enerji bağımlılığı ve diğer taraftan askeri kapasitesinin kısıtlı olması, gösterilebilecek tepkilerinde sığ kalmasına neden oldu. Zaten Rusya, uzun zamandır tüm bölgeyi petrol ve doğalgaz borularıyla adeta örümcek ağı gibi örmüş, Türkiye de dâhil olmak üzere çevresindeki tüm ülkeleri, ilerde harekete geçireceği stratejik planlarının uygulanmasına zemin hazırlayacak şekilde bilinçli olarak kendisine bağımlı kılmıştı. Akıllıca düşünülüp planlanmış bu oyunu ağırlıklı olarak ‘Avrupa’nın Rusya’ya olan enerji bağımlılığı’ üzerine kuran Putin, böylece bölgede Rusya’ya karşı koymanın artık giderek zorlaşacağını düşünüyordu. Üstelik Ruslar kendilerine karşı alınacak her yaptırımın geri tepeceğini, hata bumerang etkisi yaparak Avrupa’nın bata çıka yürüyen kırılgan ekonomisini dönüp can evinden vuracağını çok iyi biliyor. Askeri açıdan ise, Avrupa Birliği geçtiğimiz yıllarda Rusya ile tek taraflı olarak silah indirimine gitmiş, savunma harcamalarını büyük ölçüde kısmıştı. Geriye bir tek Avrupa’nın Rusya’ya olan enerji bağımlılığının azaltılması kalıyordu. Bunu yapacak tek ülke ise son yıllarda enerji devrimi yaşayan ABD. Ancak Amerika, Avrupa’ya gereksinim duyduğu ağırlıkta bir enerji ihracatı yapabilecek kapasite, teknik alt yapı ve limanlara henüz sahip değil.  Bu yüzden AB’nin Rusya’ya karşı eli kolu şimdilik bağlı.
 
ABD’DEN BEKLENEN
Amerika, geleneksel olarak batı dünyasında Rusya’nın karşısına askeri veya siyasal açıdan dikilebilecek şüphesiz en büyük ve tek etkin caydırıcı güç. Ancak Başkan Obama geçen yıl ABD’nin çıkarlarına yönelik tehdit algılanmasındaki stratejik önceliklerinin değiştiğini açıklayarak, savunmaya ayrılan bütçeyi önemli ölçüde küçülttü. Bunun sonucu olarak Amerika bugün bölgede ki birçok tatbikatı iptal ederek, Avrupa’daki askeri angajmanlarını önemli ölçüde azalttı. Avrupa’da görev yapan Amerikan askerlerini önemli bölümünü geri çekti. Baltık denizi üzerinde devriye gezen F-22 savaş uçaklarını çekip, yerine eski model F-15 savaş uçaklarını gönderdi.
Hatırlanacağı üzere Rusya, birkaç yıl önce Gürcistan’ın NATO’ya girişini engellemek için batıyla savaşı bile göze almıştı. Ama ABD o günlerde Rus tanklarını durdurmak için kılını dahi kıpırdatmamıştı. Geçen yılda Suriye sorununda ABD ve Batının pasif duruşu ve gösterdiği cılız tepki, bugün Putin’i cesaretlendiren en önemli etkenlerden biri oldu. Şimdide aynı hikâye yaşanıyor. Amerika, Putin’i geri adım atmaya zorlamak için Rusya üzerinde askeri bir baskı oluşturmaya pek kararlı görünmüyor. Siyaseten yapılan birkaç kınama mesajı ve göstermelik yaptırımlar listesi, dünya kamuoyunun beklentilerini tatmin edecek ciddiyette değil. Görüldüğü kadarıyla Başkan Obama için Kırım, Rusya ile savaşa girmeye değecek kadar stratejik öneme ve önceliğe sahip değil. Obama Kırım sorunuyla ilgili kendi kamuoyunda oluşan tartışmalara son vermek için Rusya ile savaşmayacaklarını kesin ve net bir dille açıkladı. Sorunu yaptırımlar ve diplomasiyle çözmeyi tercih ettiklerini belirtti. Yani anlaşılan ABD Rusya’ya karşı ne sertleşecek ne de yumuşayacak, ikisinin ortasında bir karar tutturacak. Acaba ABD, bu krizin dünya gündeminde bir müddet daha sürüklenmesine ve zamanla unutulup soğumasına göz mü yumacak?  Eğer aralarında ‘Kırım’a karşı Ukrayna’ şeklinde gizli bir anlaşma yapılmadıysa,  ABD ve Avrupa bundan böyle Rusya’nın her kafasına estiğini yapıp, bunun karşılığında cezasız kalacağını bildiği bir ortamı Putin’e kendi elleriyle hazırlamış olmuyorlar mı?
Yorumlar (0)