banner363

banner380

banner381

banner396

banner389

banner403

banner420

09.09.2020, 11:54 17

2020 kasım ayında yapılacak ABD başkanlık seçimleri ve Türkiye’ye olası etkileri

ABD, bir milletin kurmadığı, tarihi-kültürel-dini ortaklıkları ve geçmişleri olmayan değişik halkların, kendilerini idare eden ve sömüren İngiliz Koloni idaresine karşı 7 yıl savaşlarında İngiltere karşısındaki muazzam yenilgisinin öcünü almak için Fransa’nın da kışkırtması ve para ve silah ile desteklemesi sonucu, 13 İngiliz Kolonisi (sömürgesi) halklarının birleşerek 1776’da Filadelfiya Bağımsızlık Bildirgesi’ni imzalamak suretiyle İngiliz Monarşisi’ne başkaldırması sonucu oluşmuş bir devlet.

Bugün ABD halkını (milletini değil) oluşturan insan topluluğunun ataları; birkaç yüzyıl önce kıta Avrupa’sındaki çeşitli devletlerden, kendi ülkelerindekinden daha iyi yaşam şartlarına kavuşmak ve baskı ve zulümden kurtulmak için yeni keşfedilen Amerikan kıtasının kuzeyine yerleşmiş değişik kültürler-diller-dinler-mezhepler ile örf ve adetlere sahip insanlardı. Protestan İngiliz Krallarının mezhepsel (dinsel) ve dilsel (kültürel) tahakkümü altında ezilen Katolik ve Irish (İrlandaca) konuşan İrlandalılar, bu baskı ve zulümden kurtulmak için gruplar halinde değişik zamanlarda münferiden veya topluca Büyük Britanya’dan Kuzey Amerika’ya göç ettiler. ABD bağımsızlığını kazandıktan sonra seçilen her 3 başkandan birinin kökenlerinin İrlanda asıllı bir aileden gelmiş olduğu tespit edildi. 1871’de Prusya liderliğinde Alman Birliği kurulmadan önce değişik Alman Prensliklerinde, köylü/çiftçi olarak çalışıp zor ekonomik ve sosyal koşullarda yaşayan Almanlar da 18 ve 19. yüzyılda kıta Avrupa’sından Kuzey Amerika’ya göçmüşlerdir. Mevcut ABD Başkanı Donald Trump da böyle Alman asıllı bir aileden geliyor. 

Keza, Almanya gibi birliğini 1861 tarihinde en geç oluşturan Avrupa ülkelerinden olan İtalya’nın ekonomisi tamamen Ortaçağ’daki gibi tarım ve balıkçılığa dayalı olduğu için çok fakir olan başta iki Sicilya Krallığı ve Sardinya Krallığı olmak üzere; özellikle çizmenin (İtalya’nın coğrafi görünüm biçimi)  güneyinde bulunan İtalyan şehir devletlerinden daha yüksek hayat standartlarına erişmek için Kuzey Amerika’ya göç eden İtalyan kafilelerinin torunları da bugün ABD iş ve siyaset dünyasında çok önemli pozisyonlara geldiler. Bugün dünyanın en büyük organize suç örgütü olan ABD merkezli MAFIA örgütü de Sicilya’da kuruldu ve göçmen İtalyanlarla birlikte ABD’ye taşınıp dünyanın en büyük yeraltı teşkilatı haline geldi. MAFIA’nın yıllık cirosunun Afrika kıtasındaki ülkelerin yarısından fazlasının GSMH’nın toplamından da fazla olduğu tahmin ediliyor. Bugün İtalya dünyanın en gelişmiş 7 devletinden biri olmasına rağmen, sanayileşmiş zengin Kuzey İtalya bölgesi ile kırsal Güney İtalya arasında hala büyük çapta iktisadi ve sosyal gelişmişlik farkı var. Bu gelişmişlik farkı sadece İtalya için siyasi, iktisadi ve toplumsal bir sorun teşkil etmeyip; kurucusu olduğu ve bölgesel, yapısal ve tarım fonlarından büyük miktarda Güney İtalya için mali kaynak aldığından AB açısından da büyük sorun teşkil ediyor. Kuzey Amerika topraklarına 19. yüzyılda Prusya İmparatorluğu-Rus Çarlığı-Avusturya Macaristan İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu’nun hegemonya mücadeleleri altında ezilmiş olan Çek (Bohemyalı )- Macar-Leh (Polonyalı)-Litvanya-Yunan- Güney Slavlar gibi Orta ve Doğu Avrupa halkları da büyük çapta göç etmeye başlamışlar ve daha önce gidenler Atlantik kıyılarını mesken ve yurt edindiği için çok daha ucuz hatta bedava olan ABD’ nin orta eyaletleri ve Pasifik kıyılarına kadar Batı Eyaletlerine yerleştiler.

Bu Avrupa’nın çeşitli bölgelerinden gelen Katolik-Protestan ve Ortodoks Hıristiyan ile Yahudi ve Müslüman gibi değişik din ve mezhepler ile farklı dilleri konuşan ve kültürel özelliklere sahip olan insan topluluğu, Amerikan vatandaşlığı potasında eriyerek Amerikan halkını oluşturdu. 1492’de Amerika kıtasının keşfiyle Güney Amerika topraklarına yerleşen Latin Katolik halklarından İspanyollar ve Portekizliler yüzyıllar boyu Güney Amerika’yı sömürdüler; altın gümüş gibi değerli madenlerini Avrupa’ya taşıdıkları gibi kendi dilleri olan Portekizce’yi (dünyanın en büyük ülkelerinden biri olan Brezilya) ve İspanyolca’yı (22 ülke) Güney Amerika’da resmi dil yaptılar; ortak mezhepleri olan Hıristiyan Katolik mezhebini de bütün Latin (Güney) Amerika devletlerinin resmi dini haline getirdiler. 19. yüzyılın sonunda ABD eski İspanyol sömürgesi olan Meksika Krallığı’nı yenerek bu ülkeden, halen ABD’nin en zengin eyaletleri olan Texas, Kaliforniya (tek başına bu eyalet dünyanın 7. büyük ekonomisi. Bilişim üssü olan Silikon Vadisi de bu eyalette) ve Florida eyaletlerini gasp etti. ABD bu eyaletleri işgal ve ilhak ederek sadece çok zengin petrol (Texas- Dallas) ile çeşitli madenler ve çok geniş ve verimli zırai plantasyonları değil; ayrıca Latin Katolik kültürünü de alarak ABD’nin hakim kültürü olan Protestan Kültürü ve hakim ve resmi dili olan İngilizce yanında, dünyanın en çok inanı olan Katolik mezhebi ve dünya üzerinde ana dil olarak Çince’den sonra en çok kullanılan ve en yaygın lisan olan İspanyolcayı da ABD kültürel değerlerine ithal ederek, Katolik Dünyası üzerinde de egemen olmasına vesile oldu. Bugün ABD’nin en zengin eyaletleri, dünyanın en zengin bölgeleri olan Teksas, Kaliforniya ve Florida eyaletlerinde İngilizce’nin yanı sıra İspanyolca da resmi dil.

1917 Bolşevik Devrimi’nden kaçan 1,5 milyon Rus (Beyaz Rus olarak adlandırılıyor) ile Çin’deki totoliter Krallıkların iç baskısı, önce İngiliz işgali sonradan da Japon işgalinin dış baskılarıyla 20. yüzyıl başlarında da 2 milyon Çin’linin ABD’ye göçüşü ile ABD tam bir çeşitli dinler, kültürler, ırklara mensup insanların oluşturduğu bir mozaik haline geldi.

Amerikan kültürel ve siyasi değerlerine dahil olan son unsur zenciler. 15. yüzyılda Portekiz’in Brezilya’daki geniş zırai üretim alanı olan plantasyonlarda karın tokluğuna çalıştırmak üzere Afrika’dan zorla kaçırarak veya para karşılığı satın alarak getirdiği zenci işgücü, üretim faktörü koloni idaresi sırasında ABD Kolonilerinde de kullanılmaya başlandı; ABD’nin bağımsızlığından sonra da özellikle ABD ile Federasyona, girmeyi reddeden;  geniş pamuk, tütün, şeker, mısır ve pirinç plantasyonlarında zenci köle işgücü faktörüne dayanan karlı üretim biçimini sürdürmek için ABD’nin Güney Eyaletlerine Afrika’dan, çoğunluğu Müslüman yüzbinlerce zenci köle getirildi. ABD iç savaşını kazanan ekonomisi sanayi ve ticarete dayanan Kuzey Eyaletleri birliği, ekonomisi köle işgücü faktörüyle tarım ve madenciliğe dayanan Güney’i yenerek Güney Eyaletlerini 1865 de ABD Federasyonu’na dahil ettiler ve köleliği yasakladılar. Ancak resmen kölelik ve zencilere ayrımcı muamele yasak olsa da 1960’lı yılların ortasına kadar ABD’de zencilere 2. sınıf muamelesi yapılmış, zenci çocuklarının beyaz çocukların okul servislerine binmesi yasaklanmış, zencilerin belli mahallelerde ikamet etmesine izin verilmedi ve zencilerin devlet kademelerinde üst düzey görevlere getirilmeleri engellendi. Çok yakın bir tarihte zenciler ABD toplumsal ve siyasi hayatında fiilen de beyazlarla eşit duruma gelmişler, bunun tezahürü olarak da Irak’ın Kuveyt’i işgaliyle başlayan 1. Körfez Krizi akabindeki Çöl Fırtınası olarak adlandırılan Irak savaşında ABD Genel Kurmay Başkanı olan Colin Powell, ABD tarihindeki ilk zenci Genelkurmay Başkanı oldu ve ABD’nin 44. Başkanı olan Barak Hüseyin Obama’nın ilk zenci ABD Başkanı olmasıyla da Afro-Amerikan olarak adlandırılan zenciler ve Müslümanlar da Amerikan siyaset ve kültür potasında etkili olarak yer almaya başladılar.   

Colin Powell

Çok değişik tarihi, kültürel, dinsel, mezhepsel farklılıklara sahip olsalar da dünyanın en büyük ekonomik, siyasi ve askeri gücü ve tek hegemon devleti olan (Pax-Amerikana) ABD’de yaşayan 331 milyon insanı bir arada aynı potada tutan tutkal görevi gören birleştirici unsur “ABD vatandaşlığı”. İşte bu 331 milyon ABD vatandaşı dünyanın tek süper gücünün eşit haklara sahip vatandaşları olduklarının bilinciyle, Kasım ayında yeni başkanlarını seçecekler.

Yukarıda kısaca anlattığımız Amerikan halkının yani dolayısıyla seçmenlerinin tarihi kökenleri ile sosyo-ekonomik ve kültürel yapılarının farklılığının Kasım ayında yapılacak ABD Başkanlık seçimlerine nasıl yansıyabileceğini analiz etmeye çalışacağız. ABD Başkanlık seçim sonuçları sadece Amerikan halkını değil, ABD’nin dünyanın tek süper gücü olmasıyla bütün ülkelerin vatandaşlarını ve 1952’den beri NATO bünyesinde müttefiki ve stratejik partneri olarak ülkemizi ve Türk Halkını da yakından ilgilendiriyor.

ABD, gevşek bir konfederasyon şeklinde oldukça serbest ve Avrupa halklarına göre çok daha fazla özgür 13 İngiliz Kolonisi olarak örgütlenen ve İngiliz Monarşisinin Londra’dan yolladığı Genel Valiler tarafından idare edilen siyasi bir yapının kendi iradesiyle bağımsızlığını ilan ederek İngiliz Kralına başkaldırması ve nispeten çok az can kaybına neden olan bir bağımsızlık savaşı sonucu bağımsızlığını kazandı. Dolayısıyla Kuzey Amerika halkları tarihte hiç imparatorluk, şahlık, krallık, emirlik gibi bir hanedan tarafından idare edilmediği;  Kuzey Amerika topraklarında otokton (kökten) bir etnik ya da dini grup daha önce otorite kurmadığından; yeni bağımsızlığına kavuşan bu heterojen Amerikan vatandaşları yönetim biçimi olarak halkın kendi kendisini yönettiği “Demokrasi” (Liberal Demokrasi) ve yönetim şekli olarak da yönetimin babadan oğula geçtiği hanedan değil Devletin Başkanını halkın doğrudan seçtiği ve periyodik seçimlerle sürekli değişebilen “Cumhuriyet” rejimini benimsedi.

1776’da Konfederal olarak İngiliz işgaline karşı bağımsızlığını kazanmak üzere kurulan ABD, 1789 da yapılan anayasa ile eyaletlerden oluşan Federal bir devlet olarak bugünkü idari ve anayasal yapısına kavuştu. 13 koloniyle başlayan ABD Federal demokratik cumhuriyet sistemi daha sonra katılan topraklarla bugün 50 eyaletten (state) oluşan Amerika Birleşik Devletleri haline geldi.

Hem federe devletlerin (states-eyaletler) hem federal devletin yönetimlerinin ayrı ayrı belirlendiği, örnek olarak eyaletlerde hakimlerin eyalette yaşayan vatandaşlarca seçildiği keza yerel güvenlikten sorumlu şeriflerin de eyalet halkınca seçildiği, ayrıca eyaletin en yüksek yürütme organı olan Valinin de Başkentten atanmayıp eyalet halkınca seçildiği;  buna karşılık Washinton DC deki başkentteki ABD Başkanının yönettiği federal devletin hakimleri ile federal polisin (FBI- Federal Bureau of Investigation) federal yönetimce atandığı ikili bir siyasi yapı var. Bu yürütme erkindeki ikili yapı kendisini yasama erkinde de göstermekte, ABD’ de hem federal düzeyde yasama organı olan Kongre hem de eyaletlerin ayrı meclisleri var. Ceza kanunu, borçlar kanunu, medeni kanun gibi kanunlar eyaletlerde farklı. Bazı eyaletlerde idam cezası varken diğerlerinde yoktur. Bazı eyaletlerde evlenme ve boşanma mevzuatı çok basit ve kolayken bazı eyaletlerde mevzuat farklılığı nedeniyle yıllarca süren boşanma davaları ve ticari ihtilaf davaları görülebiliyor. Orta öğretim ve yüksek öğretim standartları belirleme yetkisi ve kuruluş izin yetkileri de eyalet yönetiminde. Dolayısıyla Üniversite eğitim süreleri, müfredatlar ve mesleki yeterlilikler eyaletler arasında farklılar gösteriyor. Aynı şekilde iş kurma, ticari ve ekonomik faaliyette bulunma şartlarını belirleme ve gerekli yasal izinleri verme yetkisi de eyaletlerde olduğu için şirket kurma, yatırım yapma, ticari faaliyette bulunma şartları eyaletten eyalete değişebiliyor. Bu ikili yapıya paralel şekilde ABD Federal yasama organı olan Kongre de 2 kanattan oluşuyor: 1. kanatta her eyaletten nüfusa oranlı olarak belirlenen sayıda seçilen Temsilciler Meclisi;  üst meclis olarak da faaliyette bulunan 2. kanatta ise nüfusa bakılmaksızın her eyaletten eşit olarak 2 şer senatörün şeçildiği 100 üyeden oluşan Senato.

ABD’nin 1776’da kuruluşundan beri oluşan bu konfederasyon-gevşek federasyon karışımı “sui generis” (nevi şahsına münhasır-kendine özgü) yönetim şekli; ABD vatandaşlarının Avrupa’dan göçlerle ikinci anavatan topraklarına (ülke) yerleşmeleri ve yeni bir halk (Amerikan Halkı)  oluşturmaları ile koloni idaresinin boyunduruğundan kendi özgür ve kararlı iradeleriyle tam bağımsızlıklarını ve egemenliklerini kazanma sürecinde oluşan siyaset  geleneklerinin bir sonucu.

Barack Obama

Bu siyasi gelenek,  ABD seçim sisteminde de kendini gösterdi. ABD’de seçim sistemi, siyasi temsil sistemi, siyasal partiler sistemi demokrasinin gereği olarak çok partili sistem olmasına karşın; 250 seneden beri oluşan siyasi teamüller uygulamada 2 partili sistem olarak tezahür etti. Hukuken ABD’ de birçok siyasi parti varken; fiilen 2 büyük parti siyasi hayatı ve siyasi kurumları ve siyasal davranışları oluşturuyor ve yönetiyor. Bu siyasi partilerden birincisi şimdiki Başkan Donald Trump’un Partisi olan genel olarak siyaset biliminde “Sağ” kavramıyla tanımlayabileceğimiz Cumhuriyetçi Parti; diğeri ise bir önceki başkan Barak Obama’nın partisi kısaca “Sol” olarak siyaset bilimi kavramı ile tanımlayabileceğimiz Demokrat Parti. Bu 2 partinin dışında birçok siyasi parti mevcut olsa da seçimlerde bir varlık gösterecek oyu alamamakta Kongrede temsil edilemiyorlar.

Demokrat Parti genel olarak Türkiye’de CHP’nin yapısına benziyor, seçmen tabanı da CHP seçmen tabanına benzer özellikler gösteriyor. Demokrat Parti okyanus kıyılarından yani West Coast ve Esat Coast eyaletlerinde oy alıyor; seçmen tabanı iyi ve yüksek eğitimli, büyük şehirlerde ve metropollerde yaşayan beyaz yakalı olarak adlandırılan orta ve üst düzey yöneticilerden oluşan üretim araçlarına sahip olmayan eğitim, yetenek ve emekleriyle ücretli olarak çalışarak hayatlarını idame eden kentli zümreden oluşuyor. Buna karşılık Cumhuriyetçi Parti Türkiye’deki geçmişteki Terakkiperver Cumhuriyet Partisi-Serbest Fırka-Demokrat Parti-Adalet Partisi-Anavatan Partisi-Doğruyol Partisi ve bugünkü AK Parti yapısına benziyor ve seçmen tabanı da buna paralellik arz ediyor. Cumhuriyetçi Parti daha çok ABD’nin okyanuslara kıyısı olmayan orta ve güney eyaletlerinden, eğitim düzeyi daha düşük Amerikan vatandaşlarından, büyük çiftçi, sermaye sahibi işletmeci, kendi nam ve hesabına çalışan serbest meslek sahibi, esnaf-tüccar-işadamları ile büyük medya, banka-sigorta gibi finans kuruluşu, sanayi kuruluşları ile holding sahip ve ortaklarından oluşuyor.

İç politikada Demokratlar federal bütçenin büyük kısmının eğitim-sağlık-ulaşım-barınma gibi Amerikan halkının sosyal ve kültürel ihtiyaçları için harcanmasını savunurken; Cumhuriyetçiler minimal devlet anlayışı ile sanayici, banker ve holding sahipleri gibi işverenlerden daha az vergi alınması ve zengin yatırımcıların sermaye birikimlerinin ve karlarının artırılması böylece daha çok yatırım yapmaları, Amerika’nın üretim miktarı ve dünyadaki ekonomik üstünlüğünün pekiştirilmesi taraftarılar. Fakir halka zengin Amerikan vergi mükelleflerinin parasının verilmesine karşılar. Demokratlarca ileri sürülen vergi oranlarının artırılması ve vergi kaynaklarının çeşitlenip geliştirilmesi fikirlerine kesinlikle karşılar. Bu durumun zenginlerin yatırım yapmaktan kaçınmasına ve servetlerini yurtdışına kaçıracaklarına neden olacağını iddia ediyorlar. Sosyal transfer denilen bütçenin az gelirli Amerikan halkına bedava eğitim, sağlık, ulaşım ve kültür hizmeti olarak harcanmasına liberal iktisadi sisteme aykırı olduğu için karşı çıkıyorlar. ABD’ de devletin iktisadi faaliyetteki payının sadece yüzde 2 olduğu ve ekonominin tamamen özel sektör tarafında idare edildiği göz önüne alınırsa Cumhuriyetçi Parti’nin 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Demokrat Parti’ye karşı iktisadi dalgalanmalar ve küresel kriz dönemleri hariç sürekli başarı sağlamasının nedeni açıkça ortaya çıkıyor. Keza aynı durum Türkiye’de de paralellik göstermektedir. 1946’da 2. Dünya Savaşı’ndan sonra çok partili döneme geçilmesinden bu yana 1977’de yüzde 43’lük CHP galibiyeti dışında bütün seçimleri Demokrat Parti-Adalet Partisi-Anavatan Partisi-Doğru Yol Partisi ve AK Parti gibi sağ partiler kazandılar. CHP’nin 1977 seçimlerindeki başarısının altında da Kıbrıs Zaferi başarısı yatıyor.

İç politikadaki bu yapılanmanın yanı sıra dış politikada Demokrat Parti, ABD bütçesi ve mali kaynaklarının Amerikan vatandaşlarına harcanması; ABD’nin Irak, Afganistan, Bosna, Yemen, Libya gibi ülkelere askeri müdahaleler yapmaması; Vietnam felaketinin bir daha yaşanmaması için ABD’nin dünyanın jandarmalığı görevini bırakıp iç işlerine dönmesi ve bütün enerjisi ve kaynaklarının ABD içinde harcanması taraftarı. Cumhuriyetçiler için Pax-Amerikana (Yani Amerikan Barışı Amerikan karşıtlarının ironik ve aşağılayıcı söylemiyle Amerikan İmparatorluğu) söylemine uygun olarak dünyanın neresinde ABD’nin çıkarlarına aykırı veya potansiyel olarak ileride aykırı olacak oluşumlar, hareketler varsa derhal onları siyasi, askeri ve psikolojik harp taktikleri ile bertaraf etmek; o yapıların yerine kendi emirlerini dinleyen, kendine bağlı yönetimleri işbaşına getirmek oldu. Cumhuriyetçiler bu amaçlarını gerçekleştirmek için Amerikan vatandaşlarının 100 milyarlarca dolarını Rusya, İran, Kuzey Kore, Libya, Yemen gibi yerlerde harcamakta tereddüt etmediler.

Amerikan siyasi partilerinin Dine bakış açıları ve dini siyasette kullanmaları hususunda ise Demokratlar, dini değerlere fazla atıfta bulunmayan laik bir yapıya sahipken, Cumhuriyetçiler ise yeni ahit yani İncili temel alan Protestan ve Katolik Hıristiyan ve Yahudilerin kutsal kitabı eski ahitten yani Tevrattan esinlenerek Hıristiyanlığı yorumlayan Evanjelik Hıristiyan değerlerine sürekli referans vererek iç ve dış politikalarını bu dini-kültürel değerlerinin üzerine inşa ediyorlar.

Demokrat ve Cumhuriyetçi Partilerin etnik ve kültürel yapıya göre seçmen tabanları ise; Çinli ve diğer Asya ülkelerinden göçmenler, Ortadoğu’lu ülkelerden göç edenler, zenciler ve Yahudiler ile Meksikalı, Porto Rikolu, Kübalı vb hispaniklerin çok büyük bir bölümü kitle halinde Demokratlara oy verirken, Beyazlar, Protestanlar, Hispanik olmayan Katolikler, Ortodokslar, ataları İrlanda, İngiltere, Hollanda, İtalya, Almanya gibi Avrupa ülkelerinden göç etmiş kitleler Cumhuriyetçilere oy veriyorlar. Bu nedenle ABD’yi ve Dünyayı WASP’ların (White- Anglo-Sakson-Protestan) idare ettiği iddia ediliyor. Trump’un seçildiği son Başkanlık seçimlerinde etnik ve dini temellere dayanan seçmen davranışlarında şaşırtıcı bir değişim görüldü. Genellikle ABD’yi Hıristiyanların idare ettiği için kendilerini azınlık hisseden bu nedenle yüzde 90 nispetle Demokratlara oy veren Yahudiler geçen seçimde Yahudi inançları üzerine Hıristiyanlığı okuyan ve inşa eden Evanjelistlerin topluca Cumhuriyetçilere oy vermesi, Trump’ un kendisin de koyu bir Evanjelist olmasından dolayı Yahudilerin yarısının Cumhuriyetçilere oy verdiği ölçüldü. Bu eğilimin devam edeceğini Yahudilerin zaten iktisadi menfaatlerinin Cumhuriyetçilerin iktidarında olduğu ancak etnik ve dinsel nedenlerle azınlık psikolojisi ile şimdiye kadar Demokratlara oy verdikleri biliniyor.

Joe Biden

Bütün bu tespitlerden ortaya çıkan sonuç; Kasım ayında Trump tekrar Başkan seçilirse ABD’nin mevcut politikalarının devam edeceği ve Ortadoğu’da, Batı Balkanlarda ve Kafkasya’ da en güçlü devlet olarak Türkiye ile müttefiklik ilişkisini ve işbirliğini artırarak devam ettireceği, rakibi Demokrat Parti adayı Joe Biden seçilirse Türkiye’ye karşı hasmane bir politika izleyeceği değerlendiriliyor.

Yorumlar (0)
banner417
banner388
14°
açık