YILIN İŞADAMI HAMDi AKIN: BiZ TÜRKİYE’NiN GLOBAL GÜCÜYÜZ…

ÖZEL RÖPORTAJ: Hamdi Akın, Ekovitrin Genel Yayın Yönetmeni Bilal Koçak’ın sorularını cevaplandırdı.

AKFEN Holding ve TAV Havalimanları Holding Yönetim Kurulu Başkanı Hamdi Akın: “Grubumuz; Kuzey Afrikada, Orta Doğuda, Balkanlar’da ve Kafkasya’da ülkemizi temsil ediyor. Biz Türkiye’nin global gücüyüz.”

Büyükdere Caddesi’nde yükselen gökdelenler imparatorluklara başkentlik yapan İstanbul’un yeni simgeleri… Kanyon, Metrocity, Tekfentower, İş Bankası, Yapı Kredi, Garanti Bank ve Sabancı Holding kuleleri… Türk ekonomisine yön veren dev şirketler, gökyüzüne bir kılıç gibi saplanan bu dev kulelerde yer alıyor… İşte bu kulelerden biri olan Levent Loft’un 11. katındayız. Bu katın sakini,  40 bin kişilik bir aileyi yönetiyor. Türkiye’nin Global Gücü, Akfen ve TAV Havalimanları Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı Hamdi Akın ile çalışma ofisinde birlikteyiz.  Ankara’da çocukluk yıllarında  yazlık sinemada çekirdek satmak Hamdi Akın’ı bugünlere getiren bir sürecin başlangıcı sayılabilir… O bugün, milyarlarca dolarlık projeleri hayata geçiriyor, milyarlarca dolarlık şirket hisselerini halka arz ediyor.

Yabancı işadamlarına “Ah şu çılgın Türkler!..” dedirten bir başarıyı  yakalayan  Hamdi Akın’ın genlerinde anne tarafından Kayserililik yatıyor… O doğuştan tüccar… Gökyüzüne  uzanan kulesinde iki dev holdingi yöneten bir STARLA birlikteyiz… Hamdi Akın, Ekovitrin Dergisi’nin geleneksel “YILIN STARLARI” anketi sonucunda “TÜRKİYE’DE YILIN İŞADAMI” seçildi.

Hamdi Akın, Ekovitrin ekibini kabul etmeden önce İMKB’deydi… Gong çaldı ve  Akfen Holding’in hisseleri işlem görmeye başladı… Biraz yorgun ama, gözleri pırıltılı bir adam var karşımızda…Yüzünden tebessümü eksik etmemeye çalışıyor… Hamdi Akın ile Akfen hisselerinin  piyasaya arzından, Türk şirketlerinin ve Türkiye’nin geleceğine, Hükümetin performansından dış politikaya ve ihracatımıza, Ankara’daki politik gelişmelerden AB ve Rusya ile ilişkilerimize kadar bir çok konuyu masaya yatırdık…

YANGININ ORTASINA DÜŞTÜK

Sayın Akın, siz gongu çaldınız ve Akfen  Holding’in hisseleri İMKB’de işlem görmeye başladı. Nasıl geçti ilk seans?

Gayet iyi geçti, beklediğimiz gibi, borsa aşağılarda olmasına rağmen Akfen kağıtları yükseliş içerisinde. Zaten biliyorsunuz biz bir talihsizliğin kurbanı olmuştuk… “Fat finger” (Tombul Parmak şoku) denilen o olayın, Amerika’da başlayan düşüşün tam ortasına, yani yangının tam ortasına düştük. Dolayısıyla şanssız bir halka arz oldu. Ama hemen açıldıktan sonra toparlayacağını düşünüyorduk ve öyle de oldu. Ben ülkemizdeki yerli yatırımcılara, yurt dışında bizi tanıyan yabancı yatırımcılara bize olan güvenlerinden dolayı teşekkür ederim ki; bu kağıdı yere düşürmeyecekler inşallah.

Ah şu Tombul Parmak olmasaydı!

Siz daha önce bir planlama yapmıştınız Akfen’in yüzde 30’unu halka açacaktınız  ama, sonra bir karar değişikliği ile bu oran yüzde 7 oldu. Neden?

Evet yüzde 30 civarında bir açılışımız vardı.  Fakat dediğim gibi Amerika’daki olağanüstü düşüş, 80’li yıllardan bu yana ilk defa olan bir düşüştü. “Fat Finger” diyorlar buna yani  “Tombul parmak”, ya da her neyse… Ama  Dow Jones endeksinde ilk defa yüzde 10 düşüş olması ve bunun dünya piyasalarındaki etkileriyle birlikte Türkiye piyasasının da yüzde 5,5 düşmesi herhalde hoş bir manzara değildi. Kaldı ki; yüzde 5,5 düşüş insanların ellerindeki hisse senedini satıyor anlamına geliyor. Tabii ki; satıyorken de  biz onlara Akfen alın diyemeyiz. Dolayısıyla bizimki de bir hisse senedi.  Onun için olayın o gün  kapanması lazımdı. Yani o perşembe günü akşamı masanın üzerinde çok önemli bir miktar olmasına rağmen, cuma günü bunun yüzde 90’ı uçtu ve yüzde 10’u kaldı. İşte bu  yüzde 10’uyla da halka arzı gerçekleştirdik. Olsun daha az belki ama; açılışı yaptık. Şirketin yüzde 7 gibi bir oranını sattık. Ama bunun karşılığında borsaya “kote” olduk. Kurumsal yönetime geçtik, şeffaf bir şirket haline dönüştük ve bundan sonra da tahmin ediyorum ki; bu şirket daha iyi yönetilerek daha iyi hedeflere doğru koşacak. Her şeyde bir hayır vardır tabi. Hakkımızda hayırlısı neyse o olsun.

Akfen, kısa bir süre içinde karar alıp halka açıldı…

Evet 4 ay önce karar verdik buna ama, bu büyüklükte bir şirket için kolay değil bu. Bugüne kadar piyasada en kısa zamanda gerçekleştirilen arz oldu. Hakikaten 4 ay önce böyle bir fikir masanın üzerine geldi. 4 ayda karar verildi ve 4 ay içersinde de bitirildi. Güzel bir iş oldu. Reklamlar, televizyonlar, basında verilen ilanlar falan… Yani halkımız bunu net bir biçimde anladı. Şirket hakkında bilgilendi. Şirketin hangi işleri yaptığını, havada, karada, denizde neler yaptığını öğrendi. Potansiyel ortaklarımızı öğrendi. O ortaklarımızla iş yapma kültürümüzü kavradılar ve dolayısıyla güvenleri bir kat daha arttı. TAV gibi bir referansımız var önümüzde. Onun haricinde gerçekleştirdiğimiz Mersin Limanı… Fransızlarla birlikte yaptığımız bir otel işletme grubu ve onun haricinde enerji santrallerimiz var. Halkımız bunları değerlendirdi ve  çok da güzel bir talep koydu ortaya. Perşembe akşamına kadar… Fakat o perşembe akşamı saat 20.00 sularında gelen “Tombul  Parmağın” etkileri her şeyi bozdu. Ama hiç önemli değil. Hiç rahatsızlık duymuyorum açıkçası.

HAVADA, KARADA, DENiZDE VARIZ!..

TAV ve Akfen Grupları  havada, karada ve denizde hizmet veriyor. Tıpkı Türk Ordusu gibi… TAV Havalimanları Holding ve Akfen Holding Yönetim Kurulu Başkanı Hamdi Akın, Akfen’in henüz 34 yıllık bir şirket olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Önemli olan 340 yıllık şirket olmak!..”

Tıpkı Türk ordusu gibisiniz… Havada, karada ve  denizde hizmet veriyorsunuz… Grubunuzun Türk ekonomisindeki konumu nedir, hedefleriniz nelerdir?

Bu uzun bir yolculuk ve  iş hayatımızdaki 34’ncü yılımız bizim. Dolayısıyla nice 34 yıllar geçirmesi lazım bu şirketin. Ben hep o gözle bakıyorum. Hatta 340 yıllık bir şirket olması lazım. Bu şirket artık Türkiyemizin şirketi. Bizler sahibi gibi gözüküyoruz. Daha doğrusu büyük hissedarları gibi gözüküyoruz. Ama yarın bizden daha iyi yönetecek genç nesillere bizim bu şirketleri devretmemiz mümkündür. Her şirket de zaten bu şekilde sonraki nesillere devredilir. Ya da nesil yoksa veya bu işi istemiyorsa, bir başka kişiye bedeli karşılığı devredilerek bu şirketleri yaşatmak başlıca görevimiz olmalıdır. Çünkü bizimle beraber şirketlerin ölmemesi lazım. Biz ölüp gidiyoruz sonuç itibariyle… Arkadan ikinci nesil geliyor. Ancak yüzde 15’i muvaffak olmuş şu ana kadar yapılan istatistiklere göre. Bu Amerika’da bile böyle. Dolayısıyla bizim bunu aşmamız lazım. Yani şirketler baki kalmalı… Şirketlerin yaşaması için ne yapılması gerekiyorsa yapmamız lazım. Aile şirketi olarak devam edemez. Çünkü aile şirketi olarak devam etmesinin bir anlamı yoktur. Sonuçta aile isterse yeni bir şirket kurma kabiliyetine sahiptir. Ama bu şirketlerin artık büyüklüğü itibariyle aileler tarafından yönetilmek yerine kurumsal yönetime geçme zorunluluğu vardır. Öyle olursa bu şirketlerin çok uzun vadede yaşayabileceklerini görürsünüz. 300-500 yıllık şirketler yaratmak zorundadır Türkiye. Gelecek nesiller düşünülmelidir. Kısa vadeli marka yaratmanın bir anlamı yoktur. Onun için biz hem ekonomik değer anlamında, hem de Türkiye’ye bir şeyler katma anlamında bu şirketlerin gerekirse rahatlıkla sahipliliğinin değişebileceğini öngörmemiz lazım. Önemli olan bu memleketin şirketleridir. Çalışanların yüzde 95’i Türk’tür ve bu gerçeği de kimse değiştiremez. Akfen ve TAV bir Türk ismidir. “AKFEN”, benim soyadım olan Akın’ın AK’ı ile fenci olduğumuz için “FEN”in birleşiminden oluşuyor. AK ile FEN birleşince AKFEN oluyor.

Sizin grubunuzun mali gücü nedir?

Şöyle ki; aşağı yukarı 23-24 bin kişi TAV bünyesinde  var. 13-14 bin kişi AKFEN’de  var. Yani ortalama 40 bin kişiye yaklaşıyoruz demektir. AKFEN olarak bizim Mersin Limanı, enerji santralarında sadece 4-5 bin kişi çalışıyor. Şu anda yürüyen 6 otel inşaatımız var. Her birinde 100 kişi çalışsa 600 kişi eder. Rusya’da 4 otel yapıyoruz. 5’incisi  için de Moskova’da arsa almak üzereyiz. O da bitirse 5 otelimiz olacak Rusya’da.

YATIRIMCI TABANIMIZI GENİŞLETECEĞİZ

Akfen’in  şimdilik yüzde 7’sini halka arz ettiniz. Bundan sonra şirket politikalarınız ne olacak?

Bütün mesele yatırımcı tabanımızı genişletmek. Bizim yasaklı olduğumuz 6 aylık bir periyot var. Ondan sonra bütün hedefimiz; önümüzdeki üç yıl içerisinde yatırımcı tabanımızın mutlaka genişletilmesi lazım. Ardından  da bizden daha iyi yöneten genç yöneticilere  yönetimi artık tam anlamıyla  devretmek,  yani yetkilerimiz devretmek olmalı.

Gerekirse de, yeni ikinci neslimiz bu işi yürütemeyecek gibiyse de hisseleri devredersiniz. Yürütebilecek gibi görünüyorsa da hisselerinizi gene devredersiniz. Ama oğlunuza kızınıza devredersiniz. Onlar da yürütürse ne ala… Onlar da kendi oğullarına çocuklarına iletirler. Bu şekilde ama gerçek anlamda bir hisse devri olmalıdır ortada. Yani biri bedellidir, biri bedelsizdir. Çocuğunuza devrederken bedelsizdir. Bir başkasına devrederken ise bedellidir. Hepsi bu ama sonuç itibariyle devir lazımdır. Yetki devri mutlaka lazımdır. Tokmak başkasında, davul başkasında olmaz.

Eğer bu şirket yaşayacaksa yetki bir kişinin elinde olmalıdır. O devir işlemi de yapılmalıdır. O devir yapılmadıkça ortaya kaos doğar ve aileler içerisinde de kavgalar olur. O da bizim tahammül edebileceğimiz bir şey değildir.

Bu nedenle ben Türkiye’de genel olaya baktığım zaman,  uzun vadeli yaşayabilmeleri için şirketlerin öncelikle kurumsallaşmaları gerektiği gerçeğine inanıyorum. Gerektiğinde de devir yoluyla rahatlıkla değiştirilebilir olması lazım. Bu şekilde uzun vadeli şirketlerin önünün açılmasını isteyen bir girişimciyim.

Halka arzda yüzde 7 ile kalmayacaksınız her halde?

Hayır kalmayız. Öyle bir şey söz konusu değil. Yüzde 100’e kadar gidebilir. Ben bunu söylemeye çalışıyorum. Türkiye’nin en büyük holdingleri için neyse, onlar için de bu aynı şekilde geçerli. Şu anda yönetimlerinde bir zafiyet olmadığı için böyle devam ederler. Ama yönetimlerinde zafiyet olduğu zaman da bunu gözlerini kırpmadan yapabilmelidirler. Üçüncü kişilere devredebilmelidirler. Çünkü asıl olan şirketi yaşatmaktır, öldürmek değil.

AiLE ŞiRKETLERi HIZLA KURUMSALLAŞIYOR AMA…BORSAYA KOTE OLMADA TÜRKİYE SIĞ BİR ÜLKE

“Türkiye daha çok sığ bir ülkedir. Şirketler ve İMKB, yani borsaya “kote” olan şirketler açısından çok sığ bir ülkedir. Çok derinleşmesi lazım bunun.”

Türkiye’deki şirketlerin profili nasıl sizce?

Bugün aile şirketleri Türkiye’de hızla kurumsallaşıyor. İMKB’ye baktığımız zaman bir çok aile şirketinin kurumsallaştığını ve bu söylenen yapının birinci ikinci basamağını aşmış durumda olduklarını görüyoruz. Yani rahatlıkla artık Türkiye buna geçebilir. Türkiye daha çok sığ bir ülkedir. Şirketler ve İMKB, yani borsaya “kote” olan şirketler açısından çok sığ bir ülkedir. Çok derinleşmesi lazım bunun. Bunun için de biliyorsunuz halka arz seferberliği yapıldı SPK ve İMKB tarafından. Bu son derece anlamlı ve önemliydi. Küçük şirketlerin de halka açılmasını destekleyen ve bir takım kolaylıklar getiren bir hareketin başlangıç noktasıydı. İnşallah bundan sonra da devam eder. İMKB ve SPK orta ölçekli sanayiye bunu anlatabilecekler. Bir anlamda İMKB daha da zenginleşecek. Belki ikinci, üçüncü bir takım endeksler ortaya çıkacak ve bunların içerisinde herkesin  şirketi, hisseleri alınıp satılabilir bir şirket haline dönüşecek. Bunların yararları sonsuzdur. Şeffaflaşırsınız, tanınırlığınız daha çok  artar. Bilhassa uluslararası piyasada yabancılar tarafından hisseleriniz alınır satılır hale gelirsiniz. Dolayısıyla size yatırım yapan insanların kalitesi ve sayısı artar. Böylelikle de siz artık sıradan bir girişimci olmaktan ziyade, dünya çapında bir işadamı olma yolunda adımınızı atmış olursunuz ki; Türkiye’nin zenginliği, ilerinin mutluluğu da buradan geliyor. Ne kadar çok şirket çıkartabilirseniz, bu şirketleri ne kadar çok Avrupa standartları haline getirebilirseniz, insanlara hisse senetlerinizi satabilirseniz, o zaman o kadar zenginleşmiş bir ülkeye sahipsiniz demektir. Yani aslında ülkeyi zenginleştirmenin yolu şirket sayısından geçer.

TÜRKLER DÜNYANIN HER YERİNDE OLMALI!..

AKFEN’e yabancılar da ilgi gösterdi mi? Londra’dan bir teklif geldi mi?

Tabii ki… Yani bizim yüzde 65 civarında yabancı satışımız oldu. Ve yabancılar da halen daha ağırlıktalar. TAV’da da öyle.  Gelir ve  geldi de…  İşte o sıralarda geldi. Şu sırada da geliyor. Şu anda karşı değilim. O zaman halka açılma periyodiğinde olduğumuz için kabul etmedik. O andaki kafamızda olan şey halka açılmaktı. Önce halka açılalım borsa şirketi olalım, değerimizin ne olduğunu halk tespit etsin, ondan sonra blok da satılabilir. Tabii neden olmasın.  Benim yabancı ortaklı olmayan işim hemen hemen yoktur. Singapurlular var Mersin Limanında. Havaalanında freeshop’ta Almanlar var. Fransızlar var otellerde. Yani hemen hemen her işimizde yabancılar var.

Bu sizi çok uluslu bir güç haline getiriyor mu?

Tabii ki. Güç olmaktan ziyade tanınırlılığımızı artırıyor. Bunu maddiyata çevirebilirseniz gücünüz de artar. Çünkü iş dünyasındaki güç paradır.

Türkiye için de bu önemli. Böylece global dünyada tanınırlığı artacak değil mi?

Şüphesiz. Türk dünyasının dışındaki ırklara bakarsanız, o ırklar içerisinde en başarılı olanları dünyada en yaygın biçimde yaşayanlardır. Telefon açtığında, dünyanın her yerinde aynı ırktan birini bulabiliyorsa telefonun karşısında, özellikle de finans çevresinde ve sanayi çevresinde, o ırkın değeri yükselir. Yani Türk ırkının da buna ihtiyacı var. Türkler olarak başarılı olmak istiyorsak dünyanın her tarafında birbirimize bir telefon kadar yakın olmamız lazım. Arjantin’deki bir bankanın bir tarafında bir Türk bulabiliyor olmamız lazım. Çin’deki bir finans kuruluşunda bir Türk olması lazım. İşte bunları başarabildiğimiz zaman Türkiye’nin sırtı yere gelmez. Bu çok önemli bir olaydır. Mesela Hintliler… Hintliler’in şu an başarısı varsa bu başarının altında finans piyasalarına 50 yıl evvelden girmiş olmaları yatmaktadır. Yani bugün bir Hintli çocuğun dedesi de o bankada çalışmıştır.  Yani bütün finans piyasalarındaki bilgilere sahip oluyorlar. Onun nerede ne şekilde paranın hareket ettiğini biliyorlar. Bunun için de en fazla gelişmiş, Londra ve Amerika’dan sonra fonlar Hindistan’dadır. Her biri 50-60 milyarlık fon kültürüne sahiptirler. Bizde kurlu bir tane 40-50 milyarlık fon yoktur. En azından Türkler tarafından kurulmuş ve yabancılar tarafından da talep almış bir fon yoktur. Hindistan’da en az 20 tane vardır.

Peki bunun için ne yapmak lazım sizce?

İşte bu biraz da zamanla oluyor. Hintlilerin alt yapısı, kültürü olduğu için bunu kendi ülkelerine taşıyabilmişler. Yıllardır oralarda çalışıyorlar zaten. Bizde daha Türk çocuklarımız uluslararası bankalarda son on yıldır varlar. Birisi uluslararası bir menajer oluyor ve çok seviniyoruz. Ya da bir yönetici üst seviyeye geliyor, on adamdan biri oluyor ona  seviniyoruz. Halbu ki; o on kişiden ikisi Hintli. O kadar fark var. Dolayısıyla Hintliler var bu piyasada da. İranlılar da vardı geçmişte. İsrailliler de bir hayli bu konuda yaygınlar.

TÜRKİYE VE TÜRKLER KIYMETE BİNECEK

Acaba zaman mı gerekiyor bunun için?

Bu bir kültür meselesidir. Yavaş yavaş kazanıyoruz. Uluslararası oldukça, firmalarımız uluslararası oldukça, çocuklarımız da uluslararası olacaktır. Böylece oradaki bilinirliliğimiz artacak ve bizim tavsiye ettiğimiz kişilere rağbet olacaktır. Türkiye’de yatırım yapmak isteyenler, Türk insanlarla çalışmak isteyecekler ve Türkler kıymete binecektir.

ARKASINDA İŞADAMI YOKSA HÜKÜMET  MUTSUZ OLUR

Dışişleri Bakanı, “Ben komşu ülkelerin kapılarını sizler için açıyorum, içeri girin” diyor. Biz de o kapıdan girip yatırım yapıyoruz. Bir anlamda Hükümet politikalarına paralel iş yapıyoruz. İşadamlarının arkasında yer almadığı tek taraflıpolitikalar Hükümeti mutsuz eder.

Karşılıklı menfaatler ülkeler arasındaki  problemli ilişkileri bir anda 30 sene toprağın altına gömüyor. Ermenistan ile de ticarete başlansa bir çok şey unutulur. Yunanistan’la da çok daha derin ticaret yapılabilse o zaman inanın Kıbrıs meselesi anlık bir mesele olur.

Akfen gibi başarılı şirketlerin global pazarlarda elde ettikleri başarı ve  güç, aynı zamanda Türkiye’nin de başarısı ve gücüdür. Öyle değil mi?

Şüphesiz böyledir. Biz, TAV ve AKFEN Grupları olarak şu anda Kuzey Afrika’da, Orta Doğu’da, Balkanlar’da ve Kafkasya’da Türkiye’yi temsil ediyoruz. Biz bir nevi hükümetin politikalarına çok paralel bir iş yapıyoruz. Bir kere komşularımızla sıfır problem derken, niçin sıfır problem istenir? Tabii ki; iş yapabilmek için istenir. Yoksa problem olsun olmasın halkı ilgilendiren çok fazla bir şey yok. Problem olmazsa o zaman o ülkeyle siz çok rahatlıkla iş yapabilirsiniz ve gelir transferi yapabilirsiniz. “Komşularla sıfır problem!..” Bu Türkiye tarafından istenen ve ortaya konulan bir programdır. Dolayısıyla biz de bu ülkelere giderek, havaalanları konusunda onlara hizmetler veriyoruz. Hükümetimizin yaptığı bu politikaları uygulayarak ön plana çıkıyoruz. Yani bizler olmazsak hükümetin bu politikası tek başına hükümeti mutsuz eder. Hükümet; “Ben bunu uyguladım ama, ne için uyguladım?” der o zaman. “Kendim için değil, sizler için uyguladım” diyor Hükümet. Sayın Dışişleri Bakanı diyor ki “Ben bunları yapıyorum ama, sizler bu kapıdan girin” diyor. “Siz iş yapın diye yapıyorum” diyor. “Gerekli yatırımları yapmazsanız benim burada olmamım bir anlamı yok” diyor. Haklıdır da… Onun için bunların hepsi bu zincirin halkalarıdır. Bu anlamda olaya baktığımız zaman büyük düşünmemiz lazımdır. Bu topraklar içerisinde ayağımızı basamadığımız yerlere çok rahatlıkla girebiliyor ve kabul görüyoruz. Bir zamanlar randevu bile alamadığımız yerlerde şimdi en iyi şekilde ağırlanıyoruz. İyi karşılanıyoruz. Dolayısıyla bu fırsatı iyi değerlendirip biz de tertemiz doğru dürüst ve de düzgün çalışarak onlara çok güzel işler yapabilmeliyiz.

TÜRKİYE YÜKSELEN BİR DEĞER

Dışarıda iyi ağırlanıyoruz diyorsunuz, bunları neye bağlıyorsunuz?

Bir sürü faktör var tabi. Yani Türkiye yükselen bir değerdir. Türkiye’nin hem hükümet politikaları, hem de genel sosyal politikalarına baktığımız zaman takdirle karşılanıyorlar dış ülkelerde. Biz hizmet sunduğumuz zaman, hizmet kalitemiz de artıyor. Ve üstelik o hizmetleri daha ucuza verebiliyoruz. Bütün bunları üst üste koyduğumuz zaman bu entegrasyon tamamlanıyor ve dışarıdaki ülkeler de bizde menfaatler bulmaya başlıyorlar. Menfaatleri olmaya başlayınca da bizi ağırlıyorlar. Rusya geliyor ve burada 20 tane imza atıyorsa mutlaka Rusların da bir menfaatleri vardır. Tabii Türkiye’nin de Rusya ile  olan ilişkilerinden menfaatleri vardır. Karşılıklı menfaatler ülkeler arasındaki  problemli ilişkileri bir anda 30 sene toprağın altına gömüyor. Ermenistan ile de ticarete başlansa bir çok şey unutulur. Yunanistan’la da çok daha derin ticaret yapılabilse o zaman inanın Kıbrıs meselesi anlık bir mesele olur.

Kaldı ki; THY iki saatlik her halkaya uçuyor. Dolayısıyla İstanbul Atatürk Havalimanı’nı zirveye taşımak için yapılan bir projedir bu aynı zamanda. Çünkü bu İstanbul’un Uzak Doğu’dan gelen, ya da Amerika’dan gelen uzun mesafeli insanların uçtuğu ve iki saatlik mesafeye rahatlıkla uçup gidebileceği yegane yerdir. İstanbul, bu fırsatı yakaladı ve iyi de kullanıyor.

İŞADAMLARI OLARAK GAYET MUTLUYUZ

Bir zamanlar savaşın eşiğine kadar geldiğimiz ülkelerle ilişkilerimiz düzeltildi. Bu Türkiye’nin bölgedeki konumunu da güçlendiriyor. Hükümetin performansı konusunda siz ne düşünüyorsunuz?

Bu politikanın kimseye zararı yok ki. Herkese faydası var. Hükümetimizin de şu ana kadar yaptığı politikalardan hiç şikayetimiz yok. Pozitif gidiyor. Biz işadamları olarak gayet mutluyuz, memnunuz. Daha ne isteyeceğiz ki? Gittiğimiz yerde iyi ağırlanıyoruz. Bir işadamının istediği şey de itibardır zaten. Onu gördüğü andan itibaren de karlarından bile fedakarlık yapar.

Sizleri de bir akıncı beyi olarak görmek lazım bir anlamda. Öyle değil mi?

Biri olmadan öbürünün olmasının bir anlamı yok. Yani siyasi olarak iyi olursunuz ama o ne işe yarar. Ticaret yapamadıktan sonra. İnsanlar karşılıklı olarak zenginleşemedikten sonra işe yaramaz. Yani bir değer  yaratmak çok güzel bir şeydir. Bir işi sıfırdan ortaya çıkartmak ve o hazzı duymak, yaşamak çok farklı bir şeydir. Onun için bir yerde bir havaalanı ihalesi yapmak, onu bitirmiş olmak, açılış törenine katılmak, hidroelektrik santraline başlamak, bitirmek, açılışına katılmak, bütün bunlara baktığımız zaman sonsuz zevk verici şeylerdir. Ömrümüz vefa ettikçe de yapacağız diye düşünüyoruz. Yeter ki enerjimiz yerinde olsun. Yeter ki Allah sağlık versin.

TÜRK BANKACILIK SEKTÖRÜ PARLAYACAK

“Avrupa piyasalarında Asya piyasalarında Türk bankalarının aktif rol oynadıklarını görürsek hiç şaşırmayalım.”

Türkiye’nin uluslararası platformlarda kendini gösterebilmesi için daha büyük projeler geliştirmesi lazım değil mi?

Türkiye daha sığ bir ülke demiştim. Bu doğrudur. Şunu söylemek lazım… Bundan 10 sene kadar öncesine döndüğümüz zaman, bütün bankaları toplasanız İspanya’daki bir banka yapmıyordu. Böyle bir durum vardı ama bugün öyle değil. Bugün Türk bankaları, yani Citibank Akbank’ın yüzde 20 sine sahip. En büyük ve en iyi yatırımı oldu Citibank’ın. Garanti Bankası’nın GE’nin çok önemli bir payı var burada. Dolayısıyla Türkiye oraları da aşacaktır. Bankacılık sektöründe aştığı gibi. Bankacılık sektörü patlayacaktır. Yani bundan sonra dünya üzerinde birkaç alım yaptıklarına ve Avrupa piyasalarında Asya piyasalarında Türk bankalarının aktif rol oynadıklarını görürsek hiç şaşırmayalım. Onun için dünyadaki şirketler gibi Türkiye’deki şirketler de aynı bankalar gibi önümüzdeki 10 yıl içinde ilginç grafikler ortaya çıkarabilirler.

Türkiye bölgesinde önemli bir ülke olduğuna göre  bu anlamda neler yapmalıdır?

Türkiye bu anlamda yapılabilecekleri şöyle yapıyor: Bir kere kendi özel sektörünü büyütüyor. Bu büyüyen özel sektör, ekonomik gücü yerine gelen ve sıhhatli hale gelen özel sektör bu yatırımların hepsini yapacak hale gelecek. Devletin yönetiminde bir değişiklik var Türkiye’de. Bunu görmek lazım. 2003 yılına kadar yatırım yapan devlet vardı. Şimdi ise  artık çekilmiş vaziyette. Devlet yatırım yapmayarak bir kere borcunu küçülttü. Bu nedenle krize de  az bir borçla yakalandı. Bu da Türkiye’nin kredibilitesini artırdı. Şimdi devletin yatırım yapması yerine devletin özel sektöre yatırım yaptırması, hatta alt yapıları da özel sektöre yaptırması çok doğru bir yöntemdir. Eğer böyle olursa devletin borçlanması azalır. Özel sektör bu işleri yaparak hem kalite hem de karlılık getirir. Şirketin ortağı olan insanlar da para kazanır. Dolayısıyla bütün bu saydığım büyük yatırımların sahibi artık bundan sonra özel sektör grupları olmalıdır. Devlet bu anlamda özel sektör gruplarının önünü açmalı, onlar için gerekli kanunları çıkartmış olmalıdır. Bütün bunlar çıktıktan sonra da özel sektörün elde ettiği proje finansmanlarıyla uluslararası veya yerli bankalardan temin ettiği uzun ve düşük faizli paralarla bu yatırımları gerçekleştirmesi beklenebilir. Olması gereken de budur.

TÜRKİYE’NİN GELECEĞİ ÇOK PARLAK

Siz Türkiye’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Ben geleceği son derece iyi görüyorum. Parlak görüyorum… Hem dünyanın, hem de Türkiye’nin geleceğini parlak görüyorum. Tabii ki Türkiye’nin geleceğiyle ilgili bir takım karanlık tablolar çiziliyor ama biz buna kulak asmadan yolumuza devam etmeliyiz. Pozitif düşünmeliyiz. Bu düşüncelerimizi yerine getirebilmek için de 24 saat çalışmalıyız.

Siyasette bazen çok kırıcı ve ağır tartışmalar yaşanıyor. Siz bir işadamı olarak Ankara’daki siyasi gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu dünyanın her tarafında var sadece Türkiye’de değil. Dolayısıyla politika zaten böyledir. Bu anlamda politika muhalefetsiz olmaz. Politika kavgasız olmaz. Politikada istikrar yakalanmıştır bence. İstikrar demek Türkiye’de bir veya iki partinin koalisyonu şeklinde cereyan edecektir. Türkiye için de en kötüsü iki partili koalisyondur. Yani en kötü olabilecek odur. Ama bir partili iktidar ihtimali daha fazladır. Dolayısıyla Türkiye önümüzdeki günlerde öyle büyük bir kaos yaşamayacaktır. Tabii ki Ankara’da, nasıl ki iş dünyasında çalkantılar olursa, siyasette de yeri geldikçe, seçim zamanlarında, genel kurullarda bu tip hareketlenmeler olacaktır. Bunlar bizim alışık olduğumuz şeylerdir. Biz 35 yıldır bu filmi görüyoruz. Onun için  ben bunları çok da  önemsemiyorum. Çok daha ağırlarını yaşadı Türkiye.  Kaldı ki; bunlar önemli değildir.

GÜÇLÜ İKTİDAR, GÜÇLÜ MUHALEFET OLMALI!..

Yani siz tek partili iktidardan mı yanasınız?

Tabii ki, şüphesiz… Güçlü bir iktidar ve güçlü bir muhalefetten yanayım.

Anayasa değişikliği konusundaki düşünceleriniz nedir?

Hepsi normal ve kuralları içerisinde cereyan ediyor. Yani bunların hiçbiri istikrarsızlık değildir. Bir kaos paranoyası yaratacak durum değildir. Bunların hepsi demokrasinin kuralları içerisinde cereyan eden hadiselerdir. Demokrasinin kuralları dışına çıkıldığı zaman sıkıntı başlar. Burada böyle bir durum yok. Kavga oluyorsa da mecliste oluyor, barış oluyorsa da mecliste oluyor. Oylama oluyorsa da mecliste oluyor. Cumhurbaşkanı veto eder etmez, bu da krize sebep değildir. Bunlar da demokratik kurallar içerisinde devam ediyor. Anayasa Mahkemesi’ne gider onlar kararını verirler. Bu da bu ülkede çok sık rastladığımız bir hadise. Hiçbiri istikrarı bozacak hadiseler değildir. Ama bunların dışında tamamen demokrasinin dışında hiç alışık olmadığımız metotlarla bir uygulama söz konusu olursa, yani demokrasinin dışına çıkılırsa kriz getirir. Bizim için kriz odur. Bizim normal parlamenter sistemimizin normal seçim sistemimizin tespit ettiği sınırlar içindeki hiçbir hareket kriz doğurmaz.

TÜRKİYE 5 YIL İÇİNDE İHRACATTA 250 MİLYAR DOLARI YAKALAR

Türkiye, 2023 yılı için 500 milyar dolar dış ticaret hacmi hedefliyor, -bu sizce ne anlama geliyor- yani gerçekleşebilir mi?

Yani Rusya ile sadece 100 milyar doları yakalasanız  bile 500 milyar doları geçebilirsiniz. Rusya ile önümüzdeki beş sene içerisinde rahatlıkla yapılabilir 100 milyar dolar. Onun için 500 milyar dolarlık hedefi de rahatlıkla aşabilirsiniz. Türkiye’nin önündeki rakamlar bugün,  Almanya’nın 1 trilyon doları aşmış ihracatı. Dolayısıyla bizim için bu rakamlar çok küçük. 100 milyar dolar ihracatla yaşayamaz artık Türkiye. Göreceksiniz önümüzdeki günlerde artışı. Önümüzdeki 5 sene içerisinde Türkiye 200-250 milyar doları bulacaktır. Ben bu konuda haddinden fazla iyimserim. Veriler de bunu gösteriyor. Etrafımızdaki ülkelerin ekonomik kalkınmaları da bunu gösteriyor. Iraktaki her iyi gelişme bizi 7-8 milyar dolar üzerine koyar.

EKONOMiSi KOMUNiST BiR ÜLKEYDiK

“Türkiye 1980’den sonra yepyeni bir modele geçti. O güne kadar demokrasiyle yönetildiğini iddia eden ama ekonomisi tamamen komünist olan bir ülkeydik. Rusya’yla olan ilişkilerimizin bundan sonra pozitif gelişeceğine inanıyorum.”

Rusya ile olan ilişkileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Geçmişte Türkiye’nin Rusya ile olan ilişkilerini engelleyen tek şey rejimdi. Onların ve bizim farklı rejimlerle yönetiliyor olmamızdı. Bu farklılık ortadan kalktı. Dolayısıyla Amerika’nın da bize olan ambargosu kalktı. Kabul edelim veya etmeyelim bizim Rusya ile rejim farklı bile olsa ilişkilerimiz olabilirdi. Amerika, NATO dahili bir ülke olmamız nedeniyle, NATO’nun kurallarına tabi oldu. Onun için de Rusya ile soğuk savaş dönemine Türkiye de dahil oldu. Bizim öğrencilik dönemlerimize geldi. Biz de zaman zaman bu olayların içine katıldık. Biz de bu işlerin içinde fikirlerimizle bulunduk. Ancak şu var ki; Türkiye ne kadar bu işi abarttığını ve ne kadar  komünizmden fazla korktuğunu bugün görmüş oluyor. Halbuki önemli olan siyasette liberalleşme değil, ekonomide liberalleşmektir. Türkiye bunu becerdi. Türkiye 1980’den sonra yepyeni bir modele geçti. O güne kadar demokrasiyle yönetildiğini iddia eden ama ekonomisi tamamen komünist olan bir ülkeydik. Yani Rusya ile olan ilişkilerimizin bundan sonra pozitif gelişeceğine inanıyorum.

RUSYA İLE TİCARETİMİZİ 200 MİLYAR DOLARA ÇIKARABİLİRİZ

Türkiye’nin, Rusya ile 100 milyar dolar gibi bir ticaret hedefi var. Bu gerçekleşebilir mi?

Tabii ki. Aşağı yukarı 80 milyonluk bir ülkeyiz biz ve 150 milyona yaklaşan Rusya. Çevresiyle beraber düşünürseniz bir hayli kalabalık bir çevrenin ticaretidir bu. Onun için burada çok rahatlıkla 200 milyar dolarlık ticaret hacmi çıkar. Bunu da çok daha yukarılara taşımak mümkündür. Takdir edersiniz ki bir gaz ve petrol zengini, maden zengini Rusya ve üreten bir Türkiye birbirleriyle çok rahat ticaret yapabilirler. Vizelerin henüz tam olarak kalkmamasıyla birlikte bu bile yeterli. Turizmi de tetikler bu gelişme. Suriye ile vize kalktı ve gördünüz. Şam uçakları hiç boş değil. THY haftada 7 gün uçuyor ve belki de artıracak sefer sayısını.

AB’NİN EKONOMİK DE⁄İL SOSYAL YÖNÜNE BAKIYORUM

“Yaşam kalitemizin artması, hukuk ve siyasi anlamdaki düzenlemeler bizim için çok daha faydalı olacaktır. İnsanlar AB’ye girelim ve daha zengin olalım diye AB’yi desteklemiyorlar.”

AB politikamızı nasıl değerlendiriyorsunuz?

AB’ye ben ekonomik bir proje olmaktan ziyade, sosyal bir proje olarak bakıyorum. Yani ekonomik tarafına çok dahil olmuşuz, ya da olmamışız benim çok umurumda değil. Ben sosyal kısmına dahil olup olmamasını daha çok önemsiyorum. Yaşam kalitemizin artması, hukuk ve siyasi anlamdaki düzenlemeler bizim için çok daha faydalı olacaktır. İnsanlar AB’ye girelim ve daha zengin olalım diye AB’yi desteklemiyorlar. Bunun bilincinde Türk halkı. Haklarımı alabileceğim umudu daha ağır basıyor. İnsan kendi kalitesinin artacağını düşünüyor AB içerisinde. AB’ye sosyal bir proje olarak bakmak bence daha doğru bundan sonra.

YABANCI SERMAYE BİRDEN PATLAYACAK

Yabancı sermayenin patlamasıyla birlikte herkes Türkiye’de yeni bir ortak bulacak. Onun için diyorum ki; şirket sayısını artıralım. Talep çok gelecek.

Türkiye’nin de aralarında bulunduğu dünyada yeni G-7 gibi bir ekonomik yapılanmayı siz gerçekçi buluyor musunuz?

Türkiye şu anda ilk 17 arasında. Bu bir yarıştır. Tabii ki dünya ekonomisi de buna göre düzelecektir. Dünya ekonomisinde de “Emerging markets” (İmörcing market) dediğimiz gelişmekte olan ülkeler arasında Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin, bütün bu “BRİC” dediğimiz ülkeler bir kere bizden daha önde gidiyor gözüküyorlar. Öncelikle onları yakalamamız gerekiyor. Benin umudum bu sene sonundan sonra mutlaka o ülkeler arasına gireriz. 2 puan daha yükselip yatırım yapılabilir ülke olma hakkını kazanırız ve o zaman Türkiye’nin önündeki büyümeyi engelleyen faktörler ortadan kalkar. Yabancı sermaye birden bire patlayacak. Yabancı sermayenin birden bire patlamasıyla birlikte Türkiye’de herkes yeni bir ortak bulacak. Onun için diyorum ki; şirket sayısını artıralım. Talep çok gelecek. Talep çok geleceğine göre bizim arzı artırmamız, kaliteli şirket sayılarını artırmamız lazım.

Amerika ile ilişkilerimizi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şu sıralar ne çok iyi, ne de çok kötü bir durum var –ABD ile aramızda-. Bence ortanın üzerinde bir durum var ve bu da Türkiye için yeterli. Fazlasına ihtiyaç yok.

EURO-DOLAR 1.10’A İNEBİLİR!..

Piyasaları  çok yakından tanıyan bir işadamı olarak size sormak istiyorum. Euro- Dolar paritesi nereye gider?

Euro’nun düşeceği bir gerçek. Euro 1.10’lara kadar düşebilir gözüküyor. Düşmesi de lazım çünkü yeni bir 750 milyar Euro daha bastılar. Malum bu bir miktar enflasyon baskısı getirecektir Avrupa’nın üzerine. Euro’nun parayı düşürmesi Avrupa’nın ne kadar aleyhine olur onu yaşayıp göreceğiz. Ama ihracatları artacaktır ve bir miktar sanayilerine canlılık getirecektir. Biz 1998’li yıllarda hava alanı inşaatına başladığımızda Euro 0,80’di. Şimdi 150, 1,60’lara çok çabuk alıştık biz. Onun için Euro’nun 1,20’ye gelmesi büyük bir sürpriz gibi geliyor ama değil. 0,80’lere kadar gerileyebilir. Bundan dolayı Avrupa’nın çok rahatsız olacağını sanmıyorum. İhracatımız bizim Euro ile olduğu için o anlamda etkiler, ama bizim de daha efektif çalışmalar yapmamız lazım. Yani  maliyetleri ucuzlatmamız lazım.

İLK PARAMI ÇEKİRDEK-GAZOZ SATARAK KAZANDIM

“Ankara’da çocukluk yıllarımda yazlık sinemalarda çekirdek sattık, gazoz sattık. O gün için mahalledeki bütün çocuklar bir şey satarlardı. Ticari heves de işte o zaman başladı.”

Siz çocukluğunuzda çekirdek satarak ticarete ilk adımı atmışsınız, doğru mu?

Evet… Ankara’da çocukluk yıllarımda yazlık sinemalarda çekirdek sattık, gazoz sattık. O gün için mahalledeki bütün çocuklar bir şey satarlardı. Ticari heves de işte o zaman başladı. Herkes bir şeyler yapardı mutlaka. O da bir kültür. Ticaretten keyif almasaydık üniversiteyi bitirdikten sonra ticari hayata girmekten korkabilirdik. Demek ki keyif almışım o zaman kazandığım paralardan. Özgürlüğümü kazanmışımdır. Akşamları dışarı çıkabilmişimdir. O para bana bir şeyler kazandırmıştır. Onun kıymetini kaybetmemek için üniversiteden sonra hemen çalışmaya başladım.

EKOVİTRİN’İ HEYECANLA TAKİP EDİYORUM!..“YILIN İŞADAMI SEÇİLİNCE SORUMLULUĞUM ARTTI”

Ekovitrin okuyucuları tarafından “Yılın İşadamı” seçildiniz. Ne diyeceksiniz?

Ekovitrin dergisi bizim heyecanla takip ettiğimiz bir dergi. Ekonomik anlamda ve onların okuyucularının da böyle bir oylamaya katılıp teveccüh gösterdikleri için son derece mutluyum. Tabii bu bizim sorumluluğumuzu bir kat daha artırıyor. Bir şeyi kazanmak kolay ama onu koruyabilmek lazım. Onu devam ettirebilmek lazım. İnşallah biz de bu çıkışımızı sürdürür ve Türkiye’ye layık bir işadamı olmaya hak kazanırız.

ÜLKEMDE DOĞU İLE BATI BİR OLMALI

“Türkiye İnsan Kaynakları Vakfı’nı (TİKAV) kurduk. Eşim Şafak Akın başkanlığını yapıyor. Güneydoğu ve Doğu Anadolu’daki çocuklarımızın yaşam tarzlarını ve davranış biçimlerini batıya entegre etmeye çalışıyoruz.”

Sayın Hamdi Akın, işadamı olarak yatırımlar yapıyorsunuz, para kazanıyorsunuz. Ancak işadamları  sosyal sorumluluk projelerinde de yer alıyorlar. Bu anlamda sizin yaptığınız çalışmalardan söz eder misiniz?

Eşimle birlikte 1998 yılında Türkiye İnsan Kaynakları Vakfı’nı (TİKAV) kurduk. Buradaki amacımız Güneydoğu Anadolu’da doğmuş, orada ilkokul, ortaokul ve liseyi bitirmiş, yine orada bir üniversiteyi okuyan ama, halen Ankara’yı, İstanbul’u denizi görmemiş çocukları, batıda okuyan, şanslı diyebileceğimiz, işte İTÜ’de okuyan makine mühendisleri, işletme mühendisleri ile aynı seviyeye getirmek için bir oryantasyon programına almaktı. TİKAV, bu programı uyguluyor. Eşim Şafak Akın, TİKAV’ın başında. Gidiyor ve üniversitelerden çocukları seçiyor, ondan sonra her sene birinci sınıftan dördüncü sınıfa kadar, mezun olana kadar, staj gibi onları burada eğitmeye çalışıyor. Onları batıya oryante etmeye çalışıyor. Çocuklarımızı taaa oralardan İstanbul’a, Ankara’ya, İzmir’e davet ediyoruz. Boğaz gezileri yapıyoruz. Cumhurbaşkanı ziyaretleri oluyor. Başka yerlere götürüyoruz. Burada oldukları sürede de maddi ihtiyaçları karşılanıyor. Onlara burs da veriyoruz ama, bizim asıl programımız burs programı değil, amacımız; doğulu öğrencilerimizin yaşam tarzlarını ve davranış biçimlerini batıya entegre etmektir.

Yorumunuzu Yazınız.





Benzer Yazılar