Hyundai Assan Yönetim Kurulu Başkanı Ali KİBAR, “Türkiye’de “Türk” markasının 1996 yılında Gümrük Birliği’ne girdiği süreçten önce geliştirilmiş olması gerekiyordu” diyor. Ali Kibar, Ekovitrin Genel Yayın Yönetmeni Bilal Koçak’ın sorularını cevaplandırdı.
Hyundai Assan Yönetim Kurulu Başkanı ve TÜSİAD Yönetim Kurulu Üyesi Ali Kibar, Türk Otomotiv Sektörü’nün en önemli isimlerinden biri. Kibar Ailesi’nin ikinci kuşaktan temsilcisi genç işadamı başta TÜSİAD olmak üzere birçok sivil toplum örgütünde de aktif olarak rol alıyor. Elini taşın altına koyan her Türk işadamı gibi Ali Kibar da, Türk ekonomisi ve siyasetindeki gelişmeleri, büyük bir sorumlulukla yakından takip ediyor. Hyundai Assan’ın patronu ile başta otomotiv sektörü olmak üzere ekonomi ve siyasetteki gelişmeleri konuştuk. Genç kuşak işadamlarının en başarılı isimleri arasında yer alan Ali Kibar, Ekovitrin’e çarpıcı açıklamalar yaptı.
- Sayın Kibar, öncelikle Kibar Ailesi olarak sizin de içinde bulunduğunuz otomotiv sektöründeki durumu sormak istiyoruz. Nedir sektördeki durum?
Global krizin yaşandığı 2008 yılının son çeyreğinde otomotiv sektöründe yüzde 36 seviyesinde toplu tüketim pazarında düşüş oldu. Bu düşüşün hemen ardından hükümete gidildi ve sektör anlamında teşvikler talep edildi. Birçok ülkede olduğu gibi bizde de vergilerin alıcıya intikal etme aşamasında bir takım avantajlar talep edildi. Burada mart ayının 15’inde bir kararla yüzde 17’ler seviyesinde indirimler sağlandı. Esasında otomobil sektöründe her yüzde 1’lik vergisel düşüş tüketiciye yüzde 2 buçuk oranında toplam pazarın artışı şeklinde yansıyor. Hele hele devletin verdiği 1 lira… Özel sektör 3 lira bile indirim verse devletin verdiği 1 lira daha kıymetli. Türkiye’ye de baktığınız zaman manzara şu. Gümrük Birliği içinde olduğumuz ülkelerle mukayese ettiğimiz zaman Türkiye’nin, araç üzerinde en yüksek vergilendirme yaptığı ülke durumunda olduğunu görüyoruz. Avrupa’da zannediyorum ki bu uygulamada birinciyiz.
- Anlaşılan çok bonkör bir milletiz biz…
Hiçbir ülkede halk bizim kadar bonkör değil. Sadece araca uygulanan vergi açısından değil, aracı aldıktan sonra da her koyduğunuz yakıtta yüzde 85 oranındaki vergilendirmeyi, yani 100 liralık yakıt alırken bunun 85 lirasını vergiye verdiğimizi unutmamak lazım. Yani demek ki; bizim halkımız çok zengin! Bu aslında sosyal adalet sistemine de tam uymuyor. Kamu olarak vergiyi yeterince toplayamıyor, dolayısıyla böyle endirekt vergilere müracaat ediyor. Kayıt dışı ekonominin kayıt altına alınabilmesinin yollarının bulunması lazım. Kayıt altına girdikçe bu yükler, tedrici olarak azalır. Kriz ortamlarında, Türkiye’yi ayakta tutan fakat göz önünde olmayan unsurun kayıt dışı olduğunu göz ardı etmemek lazım. Sıcak para girişi menşeinin nereden geldiğinin belli olmadığı kaynakların girişi tabi burayı başka işler için de biraz at oynatır hale getiriyor.
SICAK PARANIN FATURASINI TÜRK SANAYİSİ ÖDÜYOR!
- Sıcak para girişini teşvik de ettiler aslında, “Para girsin de, nasıl girerse girsin…” şeklinde değil mi?
Evet doğrudur. Onun da işte maliyetleri bunlar. Dışarıdaki geliyor, burada başka ülkelerde yapamadığı yüksek kazançlar elde ediyor ondan sonra çıkıp gidiyor. Onun da faturasını Türk Sanayisi ödüyor. Buradaki insanlarımız ödüyor. Bunu da hiç kimse dikkate almıyor.
- Çift haneli enflasyonlardan tek haneli enflasyonlara geçildi. Bunu, AK Parti Hükümetleri’nin ekonomi politikalarındaki başarısı olarak değerlendirebilir miyiz?
Biz çok yüksek enflasyonlardan gelen bir ülkeyiz. Bu hükümetin bu konularda çok ciddi olarak başarısı var. Biz yüzde 8’li enflasyonlara yüzde 65’li enflasyonlardan geldik… Hatırlarsanız Hazine Bonoları’na devletin verdiği faiz fevkalade yüksekti. Kurlarla mukayese ettiğinizde dönem sonu geldiğinde yüzde 35-40 dolardan faizler alındığı dönemler oldu. Bunlar kimin sırtından çıktı? Tabii ki hepimizin sırtından… fiimdi devletin borçlanma maliyetlerini aşağı çekmesi, bu sıklet farkını azaltması en azından büyük bir avantaj. Yalnız şunu da unutmamak lazım; kurun yatay gittiği, daha kontrol altında olduğu bir dönemde, enflasyonun 7-8’ler seviyesinde olması, sizin beyaz ve mavi yakalı çalışanlarınıza yıllık enflasyon artışını TL bazında veriyor olmanız ve ithalatın da o yatay kur seviyesinden yapılıyor olması, sizin yerli sanayinizin elindeki kaynakların daha da zorlanmasına sebep olur. Yani siz yüzde 7 enflasyon kadar üretim maliyetlerinizi iyileştiremezseniz, dışarıdan gelen ürünlerin ithalatını cazip hale getirmiş olursunuz. Yani rekabette dezavantajlı duruma gelirsiniz. Aşte son birkaç senedir de böyle bir durum söz konusu. Özellikle dampingli ihracat yapan veya devlet teşvikiyle ihracat yapan ülkelerin mallarına daha hassas daha duyarlı olmamız lazım. Biz onlarla ülke olarak lojistiksel anlamda rekabet edebiliriz. Ama bunun da bir sınırı vardır. Esasında yerli katma değerli bir ürünle mukayeseyle her ithal ettiğiniz mal içeride kaç tane Ahmet’in, Mehmet’in işinden kaybına sebebiyet veriyor. Bunu da insanlar göz önüne almıyor. Geçtiğimiz yıl Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB)nin yerli malı kullanımına yönelik yaptığı bir çalışma vardı. Ancak, “Yerli malı üretelim… Kullanalım…” diyemedi bile. Çünkü o kadar büyük bir dönüşüm, planlı bir şekilde insanların kafasına işleniyor ki, sanki yerli veya ithal fark etmez gibi düşüncelerle gençleri yetiştiriyoruz. Bunun ileriye yönelik algılamalarda bazı sıkıntılara yol açacağını düşünüyorum.
ÜRÜNLERİMİZE TÜRK MALI YAZDIK “MİLLİETÇİ” DAMGASI YEDİK !
- Ürünlerin üzerine eğer “Türk Malı” yazılsa olumlu bir etkisi olur mu?
Onları biz yaptık. O zaman da; “Milliyetçisin…” diye damga vuruyorlar. Yıllık yurt içi tüketim, bizde maksimum 735 bin oldu. Geçtiğimiz yıl 500 bin civarındaydı toplam pazar. Yurt içi tüketime baktığınızda, pazarda tüketimin yüzde 65’i ithal. Yüzde 35’i yerli üretim. Otomobilde hangi araçların Türkiye’de üretildiği biliniyor. Örneğin bir Alman markası veya bir Fransız markası… Burada üretimi olmayan ürünü tercih etmek yerine Türkiye’deki bir Fransız markasını veya bir Atalyan markasını ya da bir Koreli markanın ürününü tercih etmesi esasen kendisine de bir gün yansıyacak. Bu mantaliteyi oluşturmamız lazım. Önemli olan tüketiciyi bu konularda biraz daha bilinçlendirmektir. Tabi ki ithalatın lobisini yapan sayı biraz daha fazla olduğu için bir de biraz ithalata karşı lobi yapmaya başlasak o zaman da; “Milliyetçi misin?” diye hemen damga vuruyorlar. Kamuoyunda maalesef bu şekilde bir ortam da oluşturuldu. Türkiye’de ithalat lobisi yerli lobiden daha güçlü.
“GÜMRÜK BİRLİĞİ’NDE” AB, TÜRKİYE’DEN DAHA KARLI ÇIKTI!
- Sanayici Jan Nahum; “Türkiye taşeron kalamaz… Türkiye kendi aracını üretmeli…” diyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Doğru… Esasında Bay Nahum’un bulunduğu kurumların daha önceki dönemlerde bunu yapabiliyor olmaları lazımdı. Türkiye’de “Türk” markasının 1996 yılında Gümrük Birliği’ne girdiğimiz süreçten önce geliştirilmiş olması gerekiyordu. Biz onu geliştiremedik. O tarihlere gümrük duvarlarının arkasında korumalar vardı. Siz yerli üretim yaptığınızda bu korumalardan istifade edebiliyordunuz. Fakat 1996 yılından sonra gelen Gümrük Birliği uygulamasını takiben herhangi farklı bir vergilendirme yapabilmeniz mümkün değildir.
- Gümrük Birliği yerli sanayinin zararına mı oldu?
Gümrük Birliği’nden esasında AB çok daha fazla istifade etti. Bizim de bazı sektörlerin işine yaradı. Tekstilde bazı kotalar vardı. Bunların hepsi kalkmış oldu. Biz bir istifade ettiysek, AB iki buçuk istifade etti. Yani halen esasında bizim birliğe alınmamız konusu bazı ülkelerde ciddi siyasi platformlarda kullanılıyor. Fakat bence AB bu Gümrük Birliği’nden çok daha fazla karlı çıktı. Bunu göz ardı etmemek lazım.
- Almanya ve Fransa’nın, AB’ye girmemize bu yüzden karşı çıktığını söyleyebilir miyiz?
Gayet tabii. Esasen Fransız araç üreticisi firma dünyadaki bütün tesislerinden zarar etti. Fakat iki ülkedeki aktivitelerinden kar etti. Bunlardan birisi Türkiye, diğeri de Romanya’dır. Yani Fransa ortalama karlılığı bu iki ülkeden realize etti. Aş dünyasıyla-politika, esasında yüksek hacimli iş sahalarında dünyanın bir çok ülkesinde paralel yürütülüyor. Baktığınız zaman; “Topu tüfeği al, o ülkeye git…” Artık bu dönemde değiliz. Belki bir iki sıkıntılı coğrafya var ama, mücadele ekonomik mücadele. Onun için Türkiye’nin ekonomik anlamda ne kadar daha kuvvetli olabilme imkanı var ve bunu sağlayabilirse Türkiye’nin uluslararası siyasi ve politik etkinliği bir o kadar daha kuvvetlenecektir. Katma değerli ürünlerle büyümek önemli. Yani bu anlamda yerli katma değer yaratacak sahalara ağırlık vermek lazım. Bu imkanları bir takım monopol veya tekellerin elinden kurtarmak gerekiyor. Bazı madenler veya ham maddelerle ilgili ruhsatlar veriliyor. Adam aldığı o ruhsatın üzerine 30 sene oturuyor ve hiçbir şey yapmıyor. fiimdi bu da iş değil yani. Onu kullanacak, değer haline getirecek kurumlara bir şekilde mevzuatların uyarlanması lazım. Bunun gibi gözle görülmeyen kaynak israfı veya kayıpları var.”
TÜRKİYE OTOMOTiV SEKTÖRÜNDEKİ DÖNÜŞÜMÜ YAKALAYABİLİR Mİ?
- Yerli otomobil konusunda neler söyleyeceksiniz? Neden hala taşeronluk yapıyoruz da biz üretmiyoruz?
Şu anda teknolojimiz motor ve aktarma organları üzerine kurulmuş durumda. Motor var, şanzıman var, diferansiyel var. Aracı çalıştıran tekerleği çeviren mekanizma bu şekilde işliyor. Bunun alternatif yakıt teknolojisinde kullanımı gerçekten sektör içinde devrim niteliğinde olacak. Büyük bir dönüşüm olacak. Jan Nahum’un söylemine şu anlamda katılıyorum; Bu dönüşüm olduğunda dünyadaki otomotiv sektöründeki üretim tarzı değişecek. Ama bu konuşulan şeyler yarın öbür gün olacak şeyler değil. Ben bazı kişilerce dolduruşa getirildiğini düşünüyorum. Onların arkasından çok fazla şey gelmez. Türk firması şu ülkede elektrikli otomobil üretimi yapacakmış falan… Farklı bir yakıt teknolojisiyle üretim yapabilecek dönüşümü Türkiye yapabilir. Katılıyorum, çünkü o zaman daha butik üretim tarzı… Orada da hangi sistemin uygulamada esas olacağını bilmemiz lazım.
- Peki bu elektrikli aracı Türkiye’de üretebilir miyiz biz? Ya da normal bir araç üretemez miyiz? Neden üretilmiyor acaba?
Elektrikli bir araç tabii ki üretebilirsiniz. Ama şarjını nerede ve nasıl oluşturacaksınız? Normal bir araç da üretebiliriz tabii… Her türlü teknoloji var bizde. Mesela; Aran üretir. Çünkü Aran’a ithalat yasaktır. Dolayısıyla herkes gidecek Samand’dan veya rakibi bir iki firma daha var. 1 milyon 300 bindir üretim kapasitesi Aran’da. fiaka değil ama çok eski teknoloji. Genel pazarlar için üretilen motor ve şanzıman tipleri, Türkiye’nin 1996 ve öncesi standartlarındaki ürünler. Bizim üretim kapasitemiz ise geçen yıl 875 bindir. Ancak Aran bizi geçti. Fakat kapalı ekonomi olduğundan ithalat yasak… Türkiye’nin de gümrük duvarını kapatın, içeride herkes hem büyük bir memnuniyetle volümünü de artırır, toplam pazardaki payını da. Ama böyle bir durum mümkün değil. Athalatın gümrük vergisi yüksek olduğu zaman, örneğin yüzde 30’luk gümrük vergisi veriyor olsa ithalat, o zaman ithal edilmiş bir ürünün tüketiciye maliyeti örneğin 10 bin dolarsa, buna yüzde 30 eklenerek 13 bin dolara mal olacaktır. Sizin burada yerli üretim olarak yaptığınız malın yine satış fiyatı 10 bin dolar ise, siz belki 12 bin dolara satabileceksiniz ama orada kar edebilme imkanınız olacak. fiirketler için kaynak oluşturduğunda o kar tekrar yatırıma gider. Pazar geliştirmeye gider. Yeni ürünler geliştirme imkanına gider. Ama 96’dan bu yana şirketlerde böyle bir karlılık yok. Gümrük Birliği dediğim olay işte oydu. Korumacılık vardı ülkede. Yurt içinde üretim yapan şirketler yıllık büyük karlar yapabiliyorlardı. O zamanlar yerli bir markayı geliştirebilmek çok daha kolaydı. Çünkü kaynak vardı. fiimdi tamamen serbest rekabet hüküm sürüyor. Bugün bir Avrupalı üretici sizin pazarınıza dampingli ürününü sattığında, siz o ürüne karşı bir şey yapamıyorsunuz. Yani adam sizi pazarınızda vuruyor.
ÜRETMEK KOLAY AMA KİME SATACAKSIN?
- Bugün düğmeye basılsa Türkiye kendi markasıyla otomobil üretebilir diyorsunuz?
Benim gibi birkaç arkadaş rahatlıkla bir ekip oluşturup yerli ürün üretebiliriz. Bunda bir sorun yok. Fakat rekabetçi fiyatlarda bu iş olamaz. Onun bir maliyeti var. Alk yatırım maliyeti var. Dağıtım teşkilatı kurma maliyeti var. Onun için şu anda ben ürettiğimde, benim malımı bir nevi mecburen alacak tüketici olsa ona cesaret ederim. Ama şu anda bir modelde uluslararası rekabette etkin olabilmek için en az 200 bin adetlik yıllık üretim şart. Yani yılda 200 bin adetten aşağısı kalıpları, yatırımı, geri dönüşümü karşılamıyor. Çin büyüyor. Çünkü Çin’de iç piyasada çok büyük bir açlık vardı. Halen araçlar sırada. Kapıda satıyorlar. Hindistan’da da 1.4 milyar insan var. Kişi başına düşen araca bakın… Ama bizim 70 milyonumuza karşılık bizde 230 civarında düşüyor. Yani dünya ortalamasının altındayız. fiu anda Çin’de yıllık 12-13 milyon adet otomobil satış noktasındadır.
- Peki o zaman biz de üretip Çin’e satamaz mıyız?
Bizdeki üretileni Çin’e satma imkanınız yok. Çünkü Çin’in ithalatında vergi var. Korumacılık var. Dolayısıyla Çin bu konuda volümü yakaladı ve kendi markalarını oluşturdu. Bu işler biraz da böyle yürüyor. Koreli yapar… Alman yapar…Ama Çin’de yatırımı Türkiye yapamaz. Çünkü Türkiye’nin markası yok.
- O zaman hep taşeron mu kalacağız?
Maalesef…fiu anda durum böyle. Ama ne zaman ki otomobildeki teknoloji değişirse, o zaman büyük bir şansımız var ve o dönemde girmemiz lazım bu işe. Elektrikli araçlar dönemi veya farklı bir ürün… Bütün bunların oturması için de bu türden konuşmalara kulak asmayın. Elektrikli araçlardaki, örneğin Asrail’deki bir bölgede bu sisteme alınmış. Ama bir buçuk milyonluk nüfusu olan ufak bir vilayette. Türkiye gibi geniş haritası olan ülkede alt yapının maliyetinde sağlıklı bir alt yapı olmadan, hizmeti verecek servis noktaları sağlıklı çalışıyor olmadan bunun master üretim çok zor.
- Türkiye’de bu geçiş sizin tahmininize göre ne zaman olabilir?
10 sene sonra olur diyebilirim… Çünkü teknoloji gelişiyor. Zaten o zaman motor aktarma organları, onların üretimleri, bakın oralarda ayrı bir sorun çıkartıyorsunuz, bunların yapısı değişiyor. Benzin istasyonları… Ne olacak onlar? Bitince ihtiyaç kalmayacak. Kaldı ki büyük bir transformasyon gerekiyor ve enerji üretici şirketler, katı atık, fosil bazlı enerji şirketleri buna çok kolay müsaade etmezler.
BÜTÜN LOBİLERİ KIRMAK ŞART !
- Siz ekonomi düşünüyorsunuz. Sanayi düşünüyorsunuz. Ama karşınıza hep bir takım lobilerin çıktığını söylüyorsunuz, bu nasıl oluyor?
Kıracaksınız o lobileri… O lobileri dinlemeyeceksiniz. Çünkü önemli olan ülke menfaatidir. Gelecekle ilgili menfaatlerdir. Ben Kore’deki nükleer santralleri gezdim. O santrallerin 2 km yanında kasabalar var. Hiçbir zararı da yok onlara. Tabii ki bu kullandığınız teknolojiye bağlı. Bu çok önemli. Kanadalılar’ın, Fransızlar’ın, Koreliler’in, Amerikalılar’ın kullandığı teknolojilerde bu sıkıntıları yaşamıyorsunuz. Adamlar anlattılar. Yanlarında şehir var. Ansanlara bazen emekliliklerinde ne iş yaptığını soruyorsunuz: “Sivil toplum aktivitesine katılıyorum” diyorlar. Yaptığı şey her şeye karşı çıkmak –sorunları çözmez-. Karşı çıktıkça işte ilerlememiz gereken yerlerde böyle geriliyoruz.
TÜRKİYE FIRSATI KAÇIRDI
- Hyundai’nin, Türkiye’ye yapacağı 1 milyar 150 milyon euro’luk yatırımı, Çek Cumhuriyeti kaptı. Peki, Hyundai olarak Türkiye’de neler yapıyorsunuz?
Hyundai olarak Türkiye’de en üst standartlarda olması gerektiği şeklinde ürünler üretiyoruz. Zaten bundan dolayı da tüketiciler kalitedeki farklılığı zaman içinde daha net görebilir hale geldi. Bunun getirdiği bir avantaj, yapmış ve yapmakta olduğumuz yatırımlar bununla ilgilidir. Türkiye’de otomotiv pazarı geliştikçe pazarın içinde aktif olmayı devam ettireceğimiz politikayı izliyoruz. Mayıs ayında yeni modellerimizi lanse edeceğiz. Ax35 modelimizi Çek Cumhuriyeti’nde üretiyoruz. Onun üretimini Türkiye’de yapacaktık. Ancak bu fırsatı kaçırdık. Kaldı ki ben şahsıma bir şey istemedim. Ülkem için istedim. Kaç kişinin ekmek kapısı olacaktı. Çek Cumhuriyeti’ndeki tesisi gittim gördüm. Buna çok üzüldüm. O tesis burada yapılacaktı. 1 milyar 150 milyon euro harcadılar o yatırım için. Bir hat 330 tane robot. 500-600 metre uzunluğunda, tıkır tıkır çalışıyor. Yüksek bir yere çıktım oradan robotların aynı anda yaptıkları çalışmaları görünce çok etkilendim. O yatırım Türkiye’de yapılacaktı ama, kısmet olmadı.
İŞSİZLİĞİNÇÖZÜMÜ İÇİN KOBİ’LER DESTEKLENMELİ!
- Türkiye’nin içinde bulunduğu en önemli sorun nedir sizce?
En başta işsizlik. Astihdam. En önemli sorun bu. Ne Anayasa, ne de başka bir şey. Önce kişiler, insan ocağına giren akşam kaşıklayacağı çorbayı ister. Bir kişinin evinde, bir tencere aşın sağlıklı pişemediği bir ortam en büyük haksızlıktır. Aşsizlik oranı resmi rakamlarla yüzde 14 olarak ifade ediliyor. En büyük sorun bu. Yani istihdam…
Siz Türkiye’de işsizlik sorununa da değindiniz. Peki bu sorun nasıl aşılır sizce?
Bu sorun şöyle aşılır kanaatindeyim: Birincisi; en fazla istihdamı yaratan KOBİ’lerdir. Onların finansal sıkıntılarının çözülmesi gerekiyor. Para bulamıyorlar. Veya bulduğu paraya yüksek faizler ödüyorlar. Bu işin altından kalkmak mümkün değil bu piyasa şartlarında. İkincisi; istihdamın üstündeki yüklerin azaltılması gerekiyor ki; istihdam teşvik edilsin. Sosyal Güvenlik Sistemi’nin yüzde 35 – 37 sigorta primleri var. Onun azaltılması lazım. Siz bugün yeni yatırıma teşvik anlamında SSK primini almıyorum dediğiniz zaman o yeni yatırım asgari 3 sene sonra devreye girecektir. Siz eldekileri değerlendirin. Eldeki kapanmış bazı büyük ölçekli kurumlar var. Bunlara finansman sağlayarak ayağa kaldırın, üretime girsinler, rekabetçi ürün satabilsinler. Enerji maliyetlerini sanayiye uygun hale getirmek lazım.
DEVLET KAYIT DIŞINI KAYIT ALTINA ALMALI !
Devlet bu giderleri aşağı çekebilmek için neler yapmalı?
Devlet vergiyi toplayacak… Kayıt dışından toplayacak… Kayıt dışını kayıt altına alacak. Bu para var… Otomotivde, hafif ticari araç diye yüzde 10 vergi uygulanıyor. Binek aracı yüzde 37’den başlıyor, yüzde 52’ye çıkıyor. Oysa hafif ticari olarak satılan araç binek olarak kullanılıyor. O zaman o araç binektir. Bu Avrupa’da böyledir. Lobilerin etkisinden arınılmalı ve olması gereken yapılmalıdır. Yüzde 37 ise onu da yüzde 37’ye çıkartın. Gerçekten ticari amaçlı kullananlara yüzde 10 uygulayın. Amerika’da ticari araçların vergileri, bineklere göre çok daha yüksektir. Neden? Aşletme bundan değer yarattığı için para kazanıyor ve daha fazla vergi ödeme imkanına sahip olduğu için. Lojistik hizmetlerinin etkin hale getirilmesi lazım. Mesleki eğitimleri vererek, uzmanlık alanlarına yönelik eğitimler vererek eleman arayan kuruluşlara yönlendirmek lazım. Veya o elemanları alan kurumların o talebeleri o amaçla eğitimleri için masraflarına katkı payı anlamında bir sistem geliştirmek lazım.
Peki Sayın Kibar, 2010 yılını nasıl görüyorsunuz?
Ben 2010 yılını geçen yıldan daha iyi görüyorum. Ama mutlaka ufak tefek kırılganlıklar olacaktır. Borsanın bugün kalkıp da tarihinin en yüksek seviyesine ulaşmış olması bana pek makul gelmiyor açıkçası. Fiziki rakamlar bunu tam yanıtlamıyor. Yani, biraz fazla optimizme sahibiz diye düşünüyorum. Fazla iyimseriz bazı noktalarda.
ADAM OLMUŞ… MADAM OLMUŞ… HİÇ FARKETMEZ
TÜSİAD’da son iki dönemdir kadın patronlar başkanlık koltuğunda oturuyor. Siz bu gelişimi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok pozitif değerlendiriyorum. Adam olur madam olur ne fark eder ki. Önemli olan o görevi yapacak olmasıdır. Esasında hanımların bazı söylemleri insanları erkeklerin söylemleri kadar rahatsız etmiyor da olabilir. Bunu da hiçbir zaman göz ardı etmemek lazım. Erkekler bazen daha kırılgan olabiliyor. fiimdi siz günlük yaşantınızda düşünün; bir hanım size bir şey söylediğinde aynı şeyi adam söylerse ikisini de algılamanız farklı olabiliyor.
TÜRKİYE’DE PARTİ İÇİ DEMOKRASİ YOK !
TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, “Türkiye’de lider sultası var” diyor. Siz bu görüşe katılıyor musunuz?
Bana göre Türkiye’de parti içi demokrasi yoktur. Yani parti içi demokrasiden kastımız –partiler- bulunduğu bölgelerdeki adayları, ardından da kendi bulunduğu bölgede seçtiği kişiyi o ilin yönetiminde buluşturması lazım. Oralardan gelen kişilerin, partinin genel yönetiminde karar verenler olması lazım. fiimdi bakıyorsunuz her partinin kendi lideri; “fiurası için şu olsun, burası için bu olsun, Ahmet olsun, Mehmet olsun” diye delegelerini kendileri seçiyorlar. Herhangi bir sıkıntı çıkartanın da kafasını anında koparıyorlar. Her ne kadar çalışma grupları, şunlar bunlar oluyorsa da en sonunda parti liderleri o adayları tamamen kendileri belirliyorlar. Yani yorum yapmıyorlar ama, bildiklerini de okuyorlar. Oysa, parti liderleri belirli bir sayıdaki kontenjanı yine kendileri atayabilir ama bir miktar da gerçekten parti içi demokrasi olması lazım. Doğrusu bu. Çünkü farklı görüşlerden tabanını nabzının daha sağlıklı tutulabilmesi için parti içinin de buna göre şekillenmesinde fayda var diye düşünüyorum. Türkiye’de yüzde 10’luk bir seçim barajı var. fiu an maalesef Meclis’in içinde bağımsız girenler bir nevi sistemi delerek başka bir formatta neticeyi almış durumdalar. Neden buna gerek duyulsun ki? Gerçekten de yüzde 10 çok yüksek bir baraj. En azından iki üç puan indirilmesi gerek. Bununla biraz daha siyasetin yapılabilme kompozisyonuna farklılık gelir. Daha çok kişinin mecliste oyuyla temsil kabiliyeti mümkün olabilir. fiu anda yüzde 68 sanıyorum.
REFERANDUMDA KAFALAR KARIŞACAK !
TÜSİAD olarak Anayasa değişikliğine nasıl bakıyorsunuz?
Anayasanın tamamının değişmesi gerekiyor. Ama oturacaklar, askerini de koyacaklar, yargısını da koyacaklar, milletvekillerini de koyacaklar, değişik parti temsilcilerini de koyacaklar, sivil toplumdan da fikirler alınarak bu işi yapacaklar… Bunlar oturacaklar, kapanacaklar, iki üç hafta ev ödevi yapacaklar. Bir uzlaşı ortamı içerisinde belirli noktalarda anlaşma sağlayacaklar. fiu anda öyle bir ortam yok. Bazı maddelerde bir düşünce var… Önümüzdeki dönemde bir referandumla karşılaşacağız. Referandumda insanların kafası o kadar karıştı ki, neye evet neye hayır diyeceklerini bilmiyorlar. Partiye oy verir gibi evet hayır oyu verecek. Bu da sakıncalı bence. Ama değişmesi gereken maddeler var. Yani bunun bir ruh içinde olması lazım. Toplam bütünlük arz etmesi lazım. Mesela; şu anda Türk ticaret sorununu halledecek Borçlar Kanunu’nu geçiremiyorlar. Her yıl, her dönem meclise geliyor bu kanun. Ancak geçmediği zaman da bir dahaki döneme sıfırdan başlanıyor. 7 senedir bu böyle.
TÜSİAD’ın hükümetle ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bence iyi gidiyor.

