banner181
banner210

AVRUPA POST-MODERN HAÇLI SAVAŞI BAŞLATTI: TÜRKİYE NE YAPABİLİR?

AVRUPA POST-MODERN HAÇLI SAVAŞI BAŞLATTI: TÜRKİYE NE YAPABİLİR?

Prof. Dr. Bener KARAKARTAL

benerkarakartal@yahoo.com.tr
31 Mart 2017, 14:05
Bu makale 2667 kez okundu
17 Aralık 2004: Brüksel’de tarihi gece. AB liderleri çetin bir müzakere sonucunda Türkiye ile tam üyelik müzakerelerinin başlaması kararını alıyorlar. Brüksel’den, Ankara’ya dönen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan muhteşem bir zafer coşkusu içinde karşılanıyor. Aynı gece Sky Türk televizyonunda bu konuda bütün gece sürecek bir uzun tartışma programı gerçekleştiriliyor. Katılanlardan biri benim. Konuşmacılar zafer çığlıkları atıyorlar. Ben farklı konuşuyorum: “Avrupa’ya güvenilmez. Bu olan bitenden netice çıkmaz” diyorum. Buz gibi bir hava esiyor. Televizyona protesto telefonları geliyor. Oysa ben Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı baştan beri destekleyenlerdenim. Onun siyasetini doğru bulduğum gibi yol göstermeye büyük çaba gösteren biriyim. Yazılarım ve televizyon programlarımın hepsi arşivlerde. TGRT’deki programlarımı, Ekovitrin dergisindeki yazılarımı hatırlatmak isterim: “Duble yollar projesi güzel ama yeterli değil”, “Türkiye’ye hızlı trenler, nükleer enerji, tüneller, otoyollar lazım”, “İstanbul’a üçüncü köprü, İzmit geçişi, Çanakkale’ye köprü” Türkiye’ye bunlar lazım. “Gençliğimde Fransa’da Cumhurbaşkanı General De Gaulle’ün ekibi içinde araştırma ekip şefi olarak çalıştım. Nüfusu kırk milyon olan bir Fransa’da mega projelerin nasıl gerçekleştiğini içinde yaşadım. Bütün bunlar hayaldi, gerçek oldu. Türkiye neden yapmasın?”
Türkiye kıskanç insanların ülkesi. Bütün söylediklerim sonucunda netice: şimdi vefat etmiş olan bir Profesör, o tarihte kendisi AK Parti Milletvekili olmasına rağmen TGRT’deki programımı kaldırttı. 17 Aralık 2004 gecesi: Sky Türk televizyonunda AB ile imzalanan tam üyelik müzakere kararı konusunda da yine aynı soğukkanlılıkla konuşuyorum: “Tam 50 yıldır Avrupalılarla beraber yaşadım. Anlaşmaya imza atan Avrupa liderlerinin bir kısmını şahsen tanıyorum. Aynı okullarda okuduk ve tanıştık. Onların samimiyetine güvenmeyin. Türkiye’nin altına serilen kırmızı halı mayınlarla dolu. Türkiye Avrupa’yı tanımıyor” diyorum. Netice: AK Parti yöneticilerini dolduruşa getirmeyi başaran aynı kişiler konuşmamı telefonlarıyla protesto ediyorlar. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çevresindeki bazı kişilerin kimlikleri 15 Temmuz darbe teşebbüsünde turnesol kağıdı gibi açığa çıktı. FETÖ konusunda sayısız yazı yazdım. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “yalnızda kalsam mücadeleye devam edeceğim” diyordu. Ve gerçekten yapayalnızdı. Bu konuda da sayısız yazım arşivlerde. Sadece bir örnek! 19 Ağustos 2015 “Ana entrika Cumhurbaşkanı Erdoğan’a tuzak…” Cumhurbaşkanı o kadar yalnız bırakılmıştı ki onu Marmaris’te Allah kurtardı ve canını Türk milletine bağışladı. Avrupa ile olan ilişkilerin şu andaki durumunu da aynı bilimsellikte izah etmek gerek. Dolduruşlardan uzak durmak lazım. Bilim adamlarıyla, bilenlerle durumu analiz etmek gerek. Çünkü şu anda yaşanan durum dünya tarihi içinde yeni bir dönüm noktası. Türkiye için burada yeni bir fırsat kapısı açılıyor. Bunu anlamak gerek.

2017: DÜNYA DERİN BİR “DİP DALGASI” İLE SARSILIYOR: BU BİR BAŞLANGIÇ
Avrupa’da olanlar genelde bütün batı dünyası içinde olanların bir parçası. Derin bir “dip dalgası” tüm batıyı dolayısıyla Avrupa’yı sarsıyor. Başa dönelim. Başlangıç İkinci Dünya Savaşı’nın sonu.

"BATININ ALTIN YILLARI"
Amerika krize 1929 yılında girdi. Avrupa’da 1945’te “kilometreyi sıfırladı”: kazananlarda, savaşı kaybedenlerde bir noktada buluştular: "Açlık noktası." Batı dünyası zekasıyla, çalışma azmiyle, hayal gücüyle ve aynı zamanda ABD’nin bol keseden dolar basmasıyla 1945’ten itibaren altın yıllarına girdi. Amerika krizden savaş ekonomisi sayesinde çıktı. Avrupa’da 1945’ten itibaren Amerikan dolarlarının kıtaya akmasıyla. Netice: 1980’lere gelindiğinde batı dünyası harcayamayacağı kadar çok zenginliğe kavuştu: otoyollar, tüneller, hızlı trenler, lüks giyim kuşam, oteller, tatiller, her aileye birkaç otomobil, uçakla seyahatin yaygınlaşması, uzay çağı, çılgınca tüketim. Batı adeta delirmişti. Netice: Gittikçe daha az çalışıp, gittikçe daha çok kazanmak. Bu “felsefe” sendikalarında ideolojisi haline dönüştü. Peki batı tüketecekti ama kim çalışacaktı? Bununda çaresi bulundu: Fukaralıktan kıvranan doğu ülkeleri. İşsizliğin dev boyutlarda olduğu, ücretlerin yerlerde süründüğü Asya. Birinci aşamada fakir ülkelerden milyonlarca işçi Avrupa’ya getirtildi. İkinci aşama: Adım adım sektörler fakir ülkelere bırakıldı. Batı önce tekstil sektörünü doğuya bıraktı. Doğu ucuza üretiyor ve batılı tüketici ucuza alıyordu. Bu dönemde batıda kişiler giyimlerini tek tek değil, onar onar almaya başladılar. Gardıroplarda giysilere koyacak yer artık bulunmuyordu. Tekstili “sektör” olarak komple doğuya bırakmak batının hoşuna gitti. Sırasıyla beyaz eşya, kahverengi eşya, otomotiv, elektronik. Aklınıza ne geliyorsa tüm sektörler bayram havası içinde doğuya peşkeş çekildi. Önce Japonya, sonra Çin, Güney Kore, sonra Hindistan, Türkiye, Hong Kong, Singapur… liste uzayıp gidiyor. Ayağa kalktılar ve sonra devleştiler. Ama Doğu aklını kullandı. Fırsatlarını neticeye çevirdi. Ucuz iş gücü, uzun çalışma saatleri ve bunlara eklenen azim ve çalışkanlık batıyı tuşa getirdi. Batıdaki pahalı iş gücü ve lüks çalışma şartları batının fabrikalarının rekabet edemez duruma getirdi. Bu fabrikalar iflas ettiler. İşsizlik çığ gibi büyüdü. Batmak istemeyen fabrikalarda binalarına kilidi vurup, ucuz iş gücü olan ülkelere makinalarını transfer ettiler. Batı çöküş trendine girdi. Öte yandan aynı çalışma azmi ve tutkusu Avrupa’ya 1960’lardan itibaren gelen doğulu işçilerde de görüldü. Bu milyonlarca kişi gece- gündüz çalıştı. Kazandıklarını tasarruf etti. Girişimci olmayı öğrendi. Şirketler kuruldu. Dün işçi oldukları Fransızların, Almanların, Hollandalıların patronu oldular. Onları işçi olarak çalıştırmaya başladılar.

BATI ÇÖKÜŞ TRENDİNDE
Çöküş zincirin en zayıf halkasından başladı: Batıda ilk çöken ülke Yunanistan’dı. Yunanistan’ın kendi kendine kurtulmasına imkan yoktu. Neredeyse iç savaşa sürüklenme aşamasına geldi. Ama çok ufak olduğu için batı birkaç “on milyar dolarlık” paketleri onun için heba edebilirdi. Böyle de oldu. Sendikaları sakinleştirmek içinde iktidara teneke yaldızlı bir sol hükümet getirildi. Ama boynundan bir halkayla güçlü Avrupa ülkelerine bağlı “bir sol iktidar.” Zavallı Yunanistan... Ama kriz sonra daha büyük batılı ülkelere sıçradı: sırasıyla Portekiz, İspanya, İtalya, Avusturya, Fransa, İngiltere ve hatta Amerika’ya. “Küreselleşme” bu ülkelere en az otuz yıl neredeyse bedava lüks ve ihtişam, refah getirmişti. Ama aynı küreselleşme doğunun kükremesine yol açmış, batının boynuna idam ipi geçirmişti. Batı toplumları isyan ettiler. Kime? Önce her ülkenin kendi içinde: İktidarda kim varsa ona. Seçim yapılan her batı ülkesinde iktidarlar tepe taklak yuvarlandı. Yeni iktidarlarda ilk icraat olarak var olan düzene başkaldırdılar. “Brexit” örneğinde olduğu gibi. Batının yerleşik kurumları ölümcül yaralar almaya başladı.

YENİ DÖNEM “KÜRESELLEŞMENİN” SONU
Amerika’daki Trump iktidarını da aynı tepkisel “dip dalgayla” açıklamak gerekiyor. Trump haykırıyor, tekrarlıyor: “Önce Amerika, önce Amerika, önce Amerika…” Başkaları da yine bağırıyor: “Önce İngiltere”, “Önce Avusturya”, “Önce Fransa”, “Önce Hollanda…” 1960’lardan itibaren küreselleşme rüzgarı bir fırtına süratinde esti. 2017’lerde “anti küreselleşme” fırtınası bir tayfun düzeyinde. Trump, yeni dönemde ne ilk, ne de son. Savaş yeni başlıyor. İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da, İtalya’da, Hollanda’da, Danimarka’da, İsveç’te…

TÜRKİYE İÇİN YENİ BİR TARİHİ FIRSAT KAPISI AÇILIYOR
Üne kavuşmuş bazı akademisyenler Türk tarihine hala yüzeysel ve magazin düzeyinde yaklaşıyorlar. Oysa akıllı bir şekilde tarihimizi okumak gerek. Türkler ne zaman büyüdüler? Roma İmparatorluğu çökmeye başlayınca, Avrupa parçalara ayrılınca. Roma’nın sonunu da Fatih İstanbul’u alarak getirdi. Fatih’in çocukları da bu fethi izleyen yüz yıl içinde Avrupa’nın yüzde kırkını ele geçirdi, bir dünya devleti kurdular ve 16. Yüzyılda dünyada “number one “ oldular. Türkiye 21. Yüzyılın Avrupa’sında tekrar liderlik koltuğuna oturabilir. Ama bu kez ekonomisiyle. Dev şirketleriyle. Mega icraatlarıyla. Bunun şartı güçlü liderlikten geçiyor. Türkiye iyi yolda. İnşallah nazar değmez.



Yorum Gönder